Salı, Nisan 17, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -6-

“Ermeni tazıları”nın eğlencesi olacağıma ölmeyi tercih ederim

Tehcir kararını uyguladığı için “kara liste”ye alınan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’i intihara sürüklediler. Yıl 1919... Ocak ayının son günleriydi. Bekirağa Bölüğü’nden başlayan kovalamaca Beşiktaş’ta bir sokak arasından yükselen tek el silah sesiyle bitti. Beynine sıktığı mermiyle hayata gözlerini yuman genç adamın cebinden çıkan not şöyleydi: AİLESİNE BÖYLE VEDA ETTİ “Pek sevgili refikam ve çocuklarım. Firarımdan dolayı Muhafız Paşa ile Polis Müdürü bütün şiddet ve kuvvetleriyle beni arıyorlar, Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişlermiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali programımı sekteye uğrattı. Utanmadan teslim olmaklığımı tavsiye ediyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Rövelverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır. Hayatımın bence hiçbir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini tamamıyla size hasr ve tahsis ederim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. Herkes beni Ermeni malı ile zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temin-i maişetten aciz bırakıyorum. Bu da talihin bir cilvesi...” MÜSLÜMAN AHALİYİ KATLEDECEKLERDİ Son günlerini peşindeki “Ermeni tazıları” ndan kaçmakla geçiren ve ne yazık ki mütareke İstanbul’unda sığınabileceği bir “dost evi” bulmakta zorlanan kişi Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’di. Şehirde bulunduğu süre içinde “Tekalifi Harbiye ambarları, askeri nakliyat ve bütün önemli işlerin Ermeni Komitecilerin ellerine bırakıldığını, Ermeni ruhani reis ve papazların ” kurtuluş günü erişti, hazırlanınız, gerekirse çift hayvanlarınızı satıp silahlanınız, muvaffak olduktan sonra Müslümanların serveti, mülkleri bize kalacaktır “ türünden konuşmalarla cemaatlerini zehirlediğini, Ermeni istiklal şarkıları ve ” Şimdiye kadar siz hakim millet idiniz, bundan sonra biz hakim, siz mahkumsunuz “ hitaplarıyla halkın tahrik edildiğini” görmüş, yaptığı aramalarda “bütün Müslüman ahali katledilecektir” yazılı harekat planları bulmuştu. Kafasını ellerinin arasına aldı ve “Hey Doktor Reşit” dedi kendi kendine; “Ortada iki ihtimal var; ya Ermeniler Türkleri temizleyecek, bu memlekete sahip çıkacak veya Türkler tarafından temizlenecekler...” Seçimini yaptı. Ve bir an dahi tereddüt etmeksizin “tehcir” kararını uyguladı. Mensubu olduğu milletin ve memuru olduğu devletin menfaatini korumaktaki kararlılığı onun da Kemal Bey gibi “kara liste” ye alınmasına sebep oldu. İTİLAF DEVLETLERİNE MEYDAN OKUMA Ocak 1919’da İstanbul’da yakalanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilen Reşit Bey’in cezaevinden kaçışı en çok idamını planlayan İngilizleri öfkelendirdi. Amiral Calthorpe’un ikinci müsteşarı Mr. Ryan aracılığıyla Tevfik Paşa’ya yolladığı mesaj netti: “Olayı pek vahim görmekteyim. Bu, yalnız Türk hükûmetine karşı değil, aynı zamanda İtilâf devletlerine karşı bir meydan okumadır... Ermeni kırımı İngiltere’de duyulduğu zaman İngiliz devlet adamları ilgili kişilerin sorumlu tutulacaklarını uygar dünyaya vaadetmişlerdi. İngiliz hükûmeti sözünü yerine getirmeye kararlıdır. Reşit Bey’in kaçışını, küçük memurların gevşekliğine bağlamak yararsızdır. Bu bir Türk oyunudur. Hükûmet üyelerinin kendileri de sorumluluktan kurtulamazlar... ” Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular, biz de vurduk. Ziya Gökalp (17 Mayıs 1919’da “Ermeni Kırımı”ndan yargılandığı mahkemede söylediği söz...) Canlı bir tek Türk bırakmayacaklardı Dr. Reşit Bey, İttihat Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Mithat Bleda’ya “suçu” nun ne olduğunu ve neden böyle bir “suç” işlediğini şöyle anlatır: “Hekim olmam bana milliyetimi unutturamazdı. Reşit, elbette bir doktordu ve doktorluğun gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını ayarlamak zorundaydı. Ne var ki Doktor Reşit, her şeyden önce dünyaya bir Türk olarak gelmişti. Milliyetim her şeyden önce gelir, Diyarbakır’da bulunduğum süre içinde o bölgedeki Ermenilerin dışarıdan ve içeriden nasıl yardım gördüklerini ve kendilerine nasıl vaatlerde bulunarak zehirlendiklerini, aldıkları yardımlar ile nasıl ferah içinde yaşadıklarını, bütün bunların sonucu memlekete karşı korkunç duygularla beslenip, vatanımızın hayatına kast ettiklerini benim gibi yakından görüp tetkik etme imkanını ve fırsatını bulmuş olsaydınız bugün burada bana böyle tavizlerde bulunmazdınız. ORDUYU YOK EDECEK CEPHANELERİ VARDI Doğudaki Ermeniler aleyhimize öylesine kışkırtılıyorlar ki şayet onlar yerlerine bırakılmış olsalardı çevremizde canlı olarak tek Türk bulmak ve bir tek Müslüman’ın yaşadığını görmek imkansız olacaktı. Diyarbakır’da bulunduğum zaman süresinde bunların sicillerini inceledim, yaşantılarını takip ettim, düşüncelerini öğrendim, evlerinde yaptırdığım araştırmalar, gayeleri hakkında bana kesin kararlar verme imkanını bahşetti. Bazı evlerde ele geçirdiğim silah ve cephane koca bir orduyu yok edecek sayı ve vasıflarda idi. Korkunç ve müthiş bir teşkilatları var ve yalnız bulundukları bölgede değil, memleketin dört bir yanına uzanan kolları ile bu teşkilat serbest bırakıldığı takdirde çok geçmeden Anadolu da Türk’ü mumla aramamız gerekecekti. Yani anlayacağınız, bizleri meşru müdafaa için harekete sevk eden onlardır.”

Pazartesi, Nisan 16, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -5-

Türkiye’deki İngiliz Gestaposu gibiydiler

İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold Malta’ya sürgüne gönderilecek kişilerle ilgili olarak bilgi toplanmasında başlıca kanalın Ermeni Patrikhanesi olduğunu söylemişti. Devrin emperyalistlerinin Osmanlı işgaline “meşruiyet” kazandıracak biçimde düzenlenen Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. İngilizler İstanbul’a ayak basar basmaz ilk iş “mütarekenin uygulanması” için uygun ortamı hazırlamaya girişti. Nitekim Malta sürgünlerine yüklenen suçlardan biri de bu, yani “Mütarekenin uygulanmasına karşı çıkmak” idi. Vatanı savunmaya kalkışmak suç kapsamına girmişti. Kilikya boşaltılır ve orada bir Ermeni tampon bölgesi oluşturulurken, Anadolu pay edilirken, “dur” demesi muhtemel kişiler etkisizleştirilecekti. Türklerin “yenildiklerini” anlayıp, seslerini kesmeleri için “ibret” lik hadiseler gerekliydi.Kaymakam Kemal Bey’in idamı bunlardan biriydi. Ancak işler hiç de hesaplandığı gibi gitmedi. Bir Tıbbiye öğrencisinin, Kaymakam Kemal Bey’in mezarı başındaki “Felâketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız” sözleri Londra’da paniğe neden oldu. ALLAH’TAN SONRA İNGİLTERE! Padişah Vahdettin, 10 Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiserliğine ilettiği mesaja bakılırsa “Her zaman İngiliz taraftarı olmuştu ve Yüksek Komiserliğin bir işaretine göre harekete hazırdı...” Amiral Webb’in Londra’ya aktardığına göre 9 Mart 1919 günü Damat Ferit de “Kendisinin ve efendisi padişahın Allah’tan sonra İngiltere’ye umut bağladıkları yolundaki güvencesini birçok kez tekrarlamıştı. Ermeni kırımından sorumlu olan kişilerin yakalanacaklarına ve cezalandırılacaklarına söz vermişti...” ( 11 Mart 1919 günü Webb’in Londra’ya bildirdiği üzere “av” başladı.) Ermeni Patrikhanesi’nin ihbarcıları sayesinde vatan uğruna direneceği belli olan kimseleri Bekirağa Bölüğü’ne tıkmak, idamlarını sağlamak zor değildi. Ama ya sonra? Kemal Bey’in cenazesinde Beyazıt Meydanı’nı dolduran on binler; korkacak gibi değildi. Bir İngiliz Dışişleri görevlisinin “...bu idamı, İttihat ve Terakki Komitesi kendisine bir sermaye yaptı, idamlar devam ederse yine sermaye yapacak... Tutuklu suçluları Türkiye dışına sürmek bizim lehimize olabilir... Sadrazam cezalandırmaktan pek fazla korkmuşsa suçluları bize teslim etmekten memnun olabilir” sözleri sürgünlerin işaret fişeğiydi... FİŞLEME TEKNİKLERİ Nihayetinde “Mondros Mütarekesi hükümlerine karşı gelmek”, “İngiliz savaş esirlerine kötü muamele”, “Ermenilere karşı katliam suçları”nı işledikleri bahanesiyle aralarında sadrazamlık, şeyhülislamlık, genelkurmay başkanlığı, ordu komutanlığı, nazırlık, mebusluk yapmış olanların da bulunduğu 150’ye yakın toplum önderi Malta’ya sürgün edildi Ermeni Patrikhanesi’nin sürgünlerdeki rolünü bizzat İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold itiraf etti: “Bilgi toplanmasında başlıca kanal Ermeni Patrikhanesiydi.” Patrikhane’nin “100 Suçlu Türk” raporu dönemin ünlü fişlemelerindendi. Amiral Calthorpe, Bilal Şimşir’in Malta Sürgünleri’nde “Türkiye içinde bir çeşit İngiliz Gestaposu gibidir” dediği İngiliz Yüksek Komiserliği Ermeni-Rum Şubesi’nin çalışma tekniklerini şöyle özetlemişti: “Ermeni Rum Şubesi iki çeşit fiş tutar: Kişi fişleri, olay fişleri. Kişi fişlerinde 600-700 “suçlu” Türk’ün adları bulunmaktadır. Kişilerle ilgili ihbarlar, bilgiler bu fişlere işlenir. Olay fişlerinde, suç olayının yeri, buna karışanların adları bulunur. Bütün bilgiler İstanbul’da Ermeni Haberleri Bürosundan ya da İstanbul dışındaki Ermenilerden toplanır. Şubenin kendisi, seyrek durumlarda mahkeme önünde tanıklık edebilir. Ama mahkemelere kimlerin tanıklık edebileceklerini gösterir. Şube, “suçlu” kişilerle ilgili fişlerinin sayısını çok arttırabilir.” Bu doğrultuda hazırlanan iddianameler akıllara zarardı. Sait Halim Paşa “...altı vilayette Ermeni tehlikesine dikkati çekmek ve broşür yayımlamak”la suçlanıyordu! Kanıt kendisini ziyaret eden Ermeni Patriğine söylediği şu sözlerdi: “Siz Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğundan sizi ayırmaları için İtilaf devletlerine yanaştınız. Olaylar bunun sonucudur.” Mithat Şükrü (Bleda) “Talat, Enver Paşalarla, Bahattin Şakir ve Dr. Nazım Beylerin arkadaşı olarak, onlarla birlikte İttihat ve Terakki’nin bütün kötülüklerinin sorumluluğunu paylaştığı... Kibar ve ölçülü görünüşü altında İttihatçıların Panturanist idealinin teşvikçisi olduğu... Balkan savaşından sonra bütün nefretini Ermenilere çevirdiği” için suçluydu! Nitekim 28 Nisan 1919 günü Osmanlı Sıkıyönetim mahkemesinin açılış celsesinde “Ermenilere karşı işlenmiş cinayetlerin sorumluları” arasında yer aldı. SUÇLARINI BİLMİYORLAR İddianameler gibi dönemin yazışmaları da bugünle örtüşüyordu. Malta Valisi Mareşal Plumer Londra Konferansı’ndan hemen önce Londra’ya gönderdiği mektupta bakın ne diyordu: “Halen burada 115 tutsak var. Bunların çoğu yüksek sosyal sınıflardan olan kimselerdir. Kimileri iki yıla yakındır, kimileri de bir yıl ile birkaç aydan beri tutukludur. Bu tutsaklar suçlarını bilmiyorlar!.. Türkiye’de karşı partilerce, Rumlar ve Ermenilerce, siyasal ve kişisel nedenlerle sık sık bu gibi suçlamalar (iftiralar) görüldüğünü belirtiyorlar. Kendilerinin bugünkü durumlarına, Türkiye’deki İngiliz makamlarının hizmetinde bulunan Ermenilerle Rumların sebep olduklarını ekliyorlar... Türkler aleyhinde delil yok “Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Malta’da tutuklu Türklerle ilgili olarak çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Ermenistan’da yapılan zulümlerle ilgili Amerikan Konsolosları raporlarını incelemesine müsaade edildi. Üzülerek arz edeyimk ki belgelerin içinde, Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur.” Sir A.Geddes - İngiltere’nin Washington Büyükelçisi

Pazar, Nisan 15, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -4-

Milli duruştan tedirgin olan İngilizler kararlarını verdi.

İlk şehidi Kemal Bey olan haklı davayı sonlandırma vakti. Kemal Bey “Beni ecnebilere yaranmak için asıyorlar” derken haksız değildi. İkdam gazetesi ipucunu vermişti: “Kemal Beyi idam etmek için mahkeme heyetinin en az Ermeni Patrikhanesi kadar gayret sarf ettiğini söyleyebiliriz.” AJANLARIN FİŞLEMELERİ Cenaze törenini yakından izleyen İngiliz İstihbarat subayı E. La Fontain o gün olan biteni bütün ayrıntısıyla iki rapor halinde Londra’ya bildirmişti. Cenazenin, “Üyelerinden birini kaybetmiş olan İttihat ve Terakki Komitesince hükümete karşı düşmanca bir kasıtla düzenlenen gösteri” olarak tasvir edildiği ilk raporu tamamlayıcı nitelikteki ikinci belgede Fontain tam manasıyla fişlemeye gitmişti: “Cenaze törenini Şeyhi Münip Efendi yönetti. Münip Efendi, törene katılmaları için mollalara emir vermiştir. Törende, Tıbbiye öğrencilerinden başka, çok sayıda subay ve er de bulundu. Elinde bir buket çiçek tutan tıbbiye öğrencilerinden biri, mezarın başında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmadan aşağıdaki parça aynen çevrilmiştir: ‘Dinle ey millet! Dinleyin ey Müslümanlar! Burada toprağa verdiğimiz insan, Kahraman Kemal Bey’dir. İngiliz’i Odesa’dan attılar; haydin biz de İstanbul’dan kovalım. Ne bekliyoruz? İngiliz’i atmak borcumuzdur. Felâketimizi hazırlayan İngilizi yok etmek zorundayız. Allah’ın yardımıyla yakında İngilizin kafasını ezeceğiz.’ Bu öğrenciden sonra, bir başkası da aynı sertlikte bir konuşma yapmıştır. Her iki konuşmanın tonu, açıkça ayaklanmaya kışkırtmak için hesaplanmıştır...” Bir başka İngiliz ajanı H.A.D Hoyland Kemal Bey’in ‘Masum İslâm Şehidi’olarak adlandırıldığını raporuna özellikle kaydetmişti. “Cenaze törenine katılanların, Müslüman halkın büyük çoğunluğunun duygularına tercüman oldukları kuşkusuzdur” diyen Amiral Calthorpe endişeliydi. BİR MİLLET SANIK SANDALYESİNDE Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nejdet Bilgi’nin anlattıkları gösteriyor ki Calthorpe’un endişeleri yersiz değildi: “Yıllarca ülke nüfusunu adeta öğüten ve ülkeyi harabeye çeviren savaşı sona erdirdiği için Mondros Mütarekesi olumlu karşılanmıştı. Kısa sürede ülkenin dört bir yandan işgal edilmesi ve adeta esir alınmış ülke ikliminin yaratılması, halkta bir yılgınlık ve tükenmişlik duygusu yaratmıştı. Kaybedilecek bir şey kalmamıştı. Kemal Bey’in her gün gazetelere sayfa sayfa yansıyan ve yaklaşık iki ay süren yargılanma süreci, Türk halkında Kemal Bey’le özdeşleşme duygusu yarattı. Mahkemenin sonlarına doğru, sanık sandalyesinde bütün Türkler oturuyormuş gibi bir mazlum millet psikolojisinin oluştuğu söylenebilir. Tam da durum böyle iken, idam kararı verilmesi ve kararın infaz edilmesi, üstelik bu uygulamanın İtilaf devletleri askerleri ve Ermeniler tarafından sevinçle karşılanması, büyük bir tepki patlamasına yol açtı. Hükümet bunu izale etmek, tepkileri söndürmek için elinden geleni yaptı. Ama bu tepki, İngilizleri yeterince tedirgin etti ve çeşitli önlemler almaya yöneltti. Daha da önemlisi, işgal altında ortaya çıkan bu tepki, kısa süre sonra İzmir’in işgaline gösterilen devasa tepkilerin kaynağı oldu. Ve çarpan etkisi yaparak Türk toplumunu harekete geçirdi.” Velhasıl İngilizler için “İlk şehidi Kemal Bey olan haklı davayı sonlandırmak” vaktiydi. Kemal Beğe yükletilen suç, bugün hâlâ iftira ve yalan mirasını ödemekte olduğumuz Ermeni sürgünleri ve öldürülmeleridir... Ferit Paşa hükûmetinin ve bu kabinenin tuttuğu felâket yolunu tasdik eden Padişahın tarih önündeki mes’uliyetini aradan geçen zaman unutturmayacaktır... Ali Fethi Okyar Bütün Türkler idam edilmeli! Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in cenaze törenine katılanlar son dönem Türkiye’sinde çok sık tanık olduğumuz bir yöntemle hedef gösterildi. Mihran Nakkaşyan’ın Sabah Gazetesi törene katılanları “münasebetsizlik yapmakla” suçlarken, Refii Cevat, “sırmalı haydutlar” olarak nitelendirdi ve daha da ileri giderek cenazeye katılan askerlerin “Kemal Bey’le aynı akıbete uğratılmalarını” istedi: “Devletin resmi üniformasını taşıyan bir sürü haydut, devlet tarafından asılmış bir haydutun cenazesine karışarak kargaşa yaratmışlardır. Bunların da yakalanarak, cenazesine katıldıkları haydutun akıbetine uğratılması gerekmektedir.” Refi Cevat’a göre Kemal Bey’in cenazesini mezarına taşımak için “4 hammal” yeterdi. Aşağıdaki satırlarını okuduktan sonra Cevat pekala “kindar neslin” dedeleri arasında sayılabilir değil mi? “... O bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı insanlık için zararlı bir unsur olan bu kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar taşın altında ezilmeli!..” *** Amiral Calthorpe, “bir doktor, bir tıbbiye öğrencisi, bir dışişleri memuru, bir tekke şeyhi ve diğer bazı kimseler” in tutuklandığı cenaze töreni için “Türklerin böyle bir caniden yana gösteriler yapmalarında şaşılacak bir şey yoktur” derken Yardımcısı Webb’in dahiyane çözümü şöyleydi: “... Ermeni zulmünden suçlu kimseleri cezalandırmak için bütün Türklerin idam edilmeleri gerekir!”

Cumartesi, Mart 17, 2012

Türk Ermenilerinden Sevan Ince Diyor ki...

ÜNLÜ MÜCEVHER TASARIMCISI, MÜSTESNA İNSAN ve SANATCI SEVAN
İNCE NİN AĞZINDAN

Biz 4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış,
Galatasaray' da nargile keyfi yapıyorduk. Laf döndü dolaştı malum
konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli: Ermeni asıllı bir
Türk ve sade bir T.C. vatandaşı olarak dünyaya ses nasıl duyurulur?



Ünlü bir sanatçı, politikacı veya bir dernek başkanı
değilsin ki mikrofon uzatıp röportaj yapsınlar. Gazeteci değilsin ki
fikirlerini köşenden dünyaya duyurabilesin. İyi de, biz bu işten
sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor. Bir tarafta
Ermenilere soykırım yapılmıştır diyenler; diğer yanda soykırım yoktur
diyenler. Şimdiki moda ise tarihçilere bırakalım diyenler..

Soykırım yapılmıştır diyenlere bakıyorum, hepsi ya
kindar Ermeni diasporası mensubu, veya bunlardan çıkarı olan siyaset
erbabı. Yoktur diyenlere bakıyorum, bu konuda derin bir bilgileri yok
ama adettir diye reddediyorlar. Tarihçiler deseniz, neyi ortaya
çıkartacaklar, Allah Aşkına? Soykırımın belgesi mi olur? Es kaza
ortaya bir belge çıksa, muhakkak karşı bir de belge çıkar, tartışma
sonsuza kadar sürer gider.


Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez.
Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz. Bizler Türk
Ermenileri'yiz. Türk Ermenileri'nin Harici Ermeniler'den çok ciddi bir
farkı vardır. Bizler, tehcir sırasında, ya Türkiye'de kalmışların veya
tehcir bitiminde Türkiye'ye geri dönmüşlerin torunlarıyızdır. Bizler
tek tip hikaye dinlememişizdir. Diaspora Ermenisi sadece ölüm hikayesi
bilir. Olaylardan sonra geri dönmemiş ve komşularının mahcup yüzlerine
tanık olmamıştır. Onlar, bu ölümler için bütün Türk'leri suçlarlar.
Olayları sadece soykırım olarak nitelerler. Türk Ermenisi'nde ise
daha bol ve daha değişik hikayeler vardır:


Mesela, dedem, Erzincan'daki çiftliklerinden abisinin
alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşşek yükü
altın fidye verdiğini anlatırdı. Ne abi dönmüş ne de altınlar.
Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci
yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar
getirmiş.


Büyükbabam, Kayseri'de tüm sülalesini kurtarmak için
çırpınan Osmanlı Yüzbaşı'sı Sinan'ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o
sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş. Bizler, katliam hikayeleri
dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne
yatan Türk'lerin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar
kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük.


Onun için "bize sorulsun" diyorum. Kimse bizden daha
objektif olamaz. Bu hadisenin bir uzun anlatımı vardır bir de kısa
anlatımı. Kısası şudur:


Tebaanın bir kısmı emperyalist güçlerin gazına gelip
ayrılıkçılık yapmıştır. Buna kızan Osmanlı hükümeti bölgede tehcir
kararı almıştır. Günün şartlarına göre tehcir (göç) zor koşullar
altında gerçekleşmiştir. Sürgünler, çoluk çocuk muhtelif şekillerde
kırılmış ve kıyıma uğramıştır. Bu kırılma hastalık ve açlık
sebebiyledir. Kıyım ise Osmanlı askeri tarafından organize bir şekilde
yapılmamıştır. Hastalık dışındaki bu ölümler, münferit olaylardır ve
sürgünlerin yanlarında götürdükleri altın paraları gasp etmeyi
amaçlayan bölgenin eşkıyaları tarafından yapılmıştır.

Başka cephelerde de savaşmakta olan Osmanlı askerinin
sürgün esnasındaki cinayet olaylarını önleyecek sayıda ve güçte olup
olmadığı da bir tartışma konusudur. Hal bu iken, o bölgede bu
olayların cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan
Ermenilerin aynı şekilde bir zulme uğramadığı göz önüne alınırsa, buna
bir soykırım denemez. Pek çok başka kelime söylenebilir; soykırım
hariç. Kaldı ki, söz konusu 1.5 milyon Ermeni sayısı, ölü sayısını
değil kayıp sayısını ifade eder.


Biz Türk Ermenileri, iyi biliriz ki: Anadolu, bu olaylar
esnasında veya sonrasında, Müslüman olmuş Ermenilerle doludur. Bu
kişiler, daha sonra serbest olmasına rağmen kendi dinlerine
dönmemişler ve geçmişlerini gizledikleri için kayıp hanesine
yazılmışlardır.


Sözün kısası budur.


Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini
anlatırız. Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz. Fransızlara
gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer.
Kalın sağlıcakla


Sevan İnce

Perşembe, Mart 25, 2010

Ermeni Soykirimi Yalani Ingiliz Gizli Orgutunce Nasil Hazirlandi


ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?



İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Kağan Güner’in kaleme aldığı uzun ama önemli bir yazıyı yayınlıyoruz…

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of
Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

“...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...

İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü.Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken,İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor”T abii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak, yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki öenmli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında MaviKitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson, British Influence On The American Press 1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

Makalenin orjinali: Ermeni soykirimi yalani Ingiliz gizli orgutunce nasil hazirlandi

Pazar, Haziran 08, 2008

OLAY SOYKIRIM DEĞİLDİR

ABD'Lİ PROFESÖR: OLAY BELGELERİYLE SOYKIRIM DEĞİLDİR

Saturday, 07 June 2008

Louisville Universitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy, 1918 olaylarının, Ermenilerin iddia ettiği gibi soykırım değil, göç sırasında yaşanan, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç sorunu olduğunu söyledi. Bakü Devlet Üniversitesi öğrencilerine, Ermeni iddialarıyla ilgili bir konferans veren McCarthy, Ermenilerin tarihi olayları çarpıtarak, kendi çıkarları için kullandıklarını kaydetti.

1918 olaylarının soykırım olmadığının belgeleriyle ortada olduğunu anlatan McCarthy, buna rağmen siyasi arenada güçlü olmak isteyen Ermenilerin bu olayları kullandıklarına işaret etti.

Ermenilerin bugün bulundukları toprakların "tarihi Türk toprağı" olduğuna vurgu yapan Profesör McCarthy, Ermenilerin bu topraklara Çarlık Rusyası tarafından Kafkaslar'daki Müslümanlara karşı kullanılmak üzere yerleştirildiğini anlattı.

Luisvil Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy, Dağlık Karabağ üzerinde hak iddia eden Ermenilerin önce üzerinde yaşadıkları tarihi Türk topraklarını gerçek sahiplerine iade etmeleri gerektiğini vurguladı.

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Dr. Türkkaya Ataöv ile Roportaj

MİM ve İÜMezunUSA”nın ortak katkıları ile ABD’deki Türk Toplumu ile yeniden biraraya gelen Ermenı sorunu üzerine dünyadaki en büyük otorite olarak kabul edilen Prof. Dr. Türkkaya Ataöv ile iki yıl önce gerçekleştirdiğimiz tarihi ropörtajı tekrarlıyoruz.



"Bir suçtan sıyrılmak için, bir kelimenin arkasına sığınıyor değiliz.” Diyen Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, "Soykırım denilebilmesi için devletin kararı ve uygulaması şarttır. Osmanlı Devleti`nin buna karar verdiğine dair ortada hiçbir belge yok."

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, "İşgal Devletleri`nin arşiv uzmanları, Sevr Antlaşması`nın 239. Maddesi`ne göre; Osmanlı Devleti`nin arşivlerine girdiler. 2 yıl, 4ay, 27 gün böyle bir belge aradılar, bulamadılar. Devlet katında hiçbir şey bulamadılar. 1918 den beri halen böyle bir belge ortaya koyabilen yok!"

Türk Basını`nın yıllardır peşinde koştuğu Prof. Dr. Ataöv`ün bazı tarihi belgelerin ilk kez sunulduğu bu röportajını izlerken duyduklarınıza inanamayacaksınız. Özellikle Ermeni fanatiklerinin desteği ile çıkan kitaplarda Diaspora Ermenilerinin Türklere bakışı onları ele veriyor. Üstelik bu kitaplar 1915 olaylarının başlamasından evvel yazılmış.

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv`ün tarihe belge olarak bıraktığı röportajı, Turkish Televizyon`dan Nur Özdemir yaptı
Izleyin.

1- BM ne oldu?
2- Kim kimden nefret ediyor
3- Ermeni yazarlardan Turk tanimi
4- Ermeni iddialari yasal statu Tasiyormu?
5- Bundan sonra ne yapmali?
6- Gencligin ilgisi konuya nasil cekilir?
7- Bazi devletler ve hatta Ermenistan arsivlerini acmiyor, neden?
8- Bir garip hukuksal durum?
9- Ne yapmak istiyorlar?
10- Ermeni katliamlarini dunyaya nasil anlatabiliriz?
11- Gecmiste hata yaptik mi?

Cumartesi, Aralık 08, 2007

Ermeni yasa tasarısı'nın Türkçeye çevrilmiş tam metni ve cevabı




Prof. Dr. Kemal ÇİÇEK
Türk Tarih Kurumu
Ermeni Masası

Ermeni Yasa Tasarısı'nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar


  • Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen "Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı" bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye'de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA'nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika'nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında "soykırım" sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye'nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek "soykırımcı" olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.
  • Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan'ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan'dan 24 Nisan'ı 'Ermeni Soykırımını Anma Günü' olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD'de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.

(1) Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni'nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.

Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni'nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni'nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu'daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni'nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923'e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye'nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni'nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis'in raporunda "ne kadar Ermeni'nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir" demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni'den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni'nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu'daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye'de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında "200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz'de boğularak öldürüldüğü" iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora "Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919'da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.

(2) 24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti "insanlığa karşı suç" işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.

Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı'yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915'de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.


(3) Bu ortak bildiride, "Müttefik Kuvvetler'in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali'ye beyan eder" deniliyordu.


Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan'da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap'taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır.

(4) I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının "organizasyonu ve uygulamasında" ve "Ermenilerin katliamı ve imhasında" yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.

Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı'nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri "kanguru mahkemeleri" olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra'ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu'nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı'nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul'a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata'nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata'nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan "Ermeni-Rum Şubesi"nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey'in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185'den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919'da ABD'nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, " yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını" rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta'ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.

(5) Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.

Dr. Feridun Ata'nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy'nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD'nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların "anonim mahkeme kayıtlarına" dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81'den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.

(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.

İşgal İstanbul'undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, "Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak"tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye'deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.

(7) Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.

Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim Malta'da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon'a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.

(8) ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.

Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon "Dışişleri Bakanlığı Belgeleri" ve özellikle de "Türkiye'nin İçişleri"dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau'nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep'te bulunan J. Jackson'ın raporlarında Halep'e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000'lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa'nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.

(9) 1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.

Madde 9-10. da Morgenthau'nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau'nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau'nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu'ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul'da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau'yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau'nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.


(10) Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı'na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını "bir ırkın imha kampanyası" olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915'te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından "Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)....prosedürünüzü onaylıyor" şeklinde bir talimat verildi.

Morgenthau'nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian'ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau'nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput'tan sevkıyat 4 Temmuz'da Elazığ'dan 1 Temmuz'da, Trabzon'dan 1 Temmuz'da ve Yozgat'tan 18 Temmuz'da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau'nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları "bir ırkın imha kampanyası" olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.

(11) 9 Şubat 1916'da Kongre'nin hem Senato hem Temsilciler Meclisi'nde kabul edilen 12 sayılı kararında, ABD Başkanından, "bu ülkenin vatandaşlarının, o tarihlerde açlık, hastalık ve tarifsiz acılarla boğuşan Ermenilerin refahı için toplanmakta olan fonlara katkıda bulunarak onlara olan sempatilerini ifade edebilecekleri bir gün ayırmasının" önerilmesi kararlaştırdı.

Robert Lansing'in bu önergesi de Amerikanın Ermeni kamplarındaki mültecilere yardım faaliyetine katkıda bulunmaya yönelik bir faaliyetin sonucudur. Dolayısıyla Lansing'in önergesinin Ermenilerin iddia ettiği gibi bir amaçla hazırlanmadığı açıktır. Zaten Dışişleri Bakanı Lansing, Başkan Wilson'a gönderdiği 21 Kasım 1916 tarihli yazısında Ermeni tehcirinin aslında Ermenilerin ihanetinden dolayı yapıldığı savunulmuştur. Ayrıca altı çizilmesi gereken bir nokta da şudur ki, o tarihlerde Müslüman köylü de aynı şartlardan muzdariptir. Justin McCarthy'in "Death and Exile" kitabında belirtildiği gibi Müslümanların kayıpları da 2 milyonun üzerinde olup, çoğu açlık ve salgın sebebiyledir. Hikmet Özdemir'in "Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918" kitabında belirtildiği gibi hastane kayıtlarına göre ordunun bile salgınlardan kaybı 401.859 kişidir.

(12) Başkan Woodrow, bir Kongre kararıyla, Amerikan halkının evlatları sayılan 132.000 öksüz ve yetim dahil, Ermeni soykırımından kurtulanlara yardım temelinde 1915-1930 arasında $116.000.000'lık bir tutara ulaşan ve "Yakın Doğu Fonu" olarak bilinen derneğin oluşturulmasını onayladı ve teşvik etti.

Öncelikle bu derneğin ilk oluşumu "Ermeni ve Süryanilere Yardım Komitesi" şeklinde olmuş ve kuruluşunda ABD İstanbul Büyükelçisi H. Morgenthau önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmiştir. Bu yardım komitesinin taşradaki üyeleri misyonerler ve fakat özellikle konsoloslar olmuştur. Mesela Halep koordinatörü konsolos J. Jackson'dır. Bu komite 1919 yılında aynı amaçla kurulan diğer fonları bir çatı altında toplayarak NER "Yakın Doğu Fonu" adını almıştır. Bu tasarıda vurgulanmayan husus, bu yardım kuruluşlarının Osmanlı hükümetinin destek, teşvik ve izniyle Ermeni ve diğer vatandaşlara yardım götürdükleridir. Savaşın başlangıcında Osmanlı Devleti yabancı kuruluşlarının Ermenilere yardım etmelerine, "tehcire karşı direnişin cesaretlendirilebileceği" ve mültecilerin her türlü ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak devletin maddi olanaklarının yetersiz kalması üzerine bu dernek de dahil yabancı yardım kuruluşlarına sınırsız çalışma imkanı verilmiştir. Bu şekilde kampları yardım kuruluşlarına açmak bile aslında başlı başına Ermenilere karşı bir ırk imha politikası uygulanmadığına kanıttır.

(13) 359 Sayılı, 13 Mayıs 1920 tarihli Senato Önergesi, "Senato Dış İlişkiler Komitesinin Alt Komitesi tarafından yürütülen oturumlarda alınan tanık ifadelerinin rapor edilen katliamların ve Ermeni halkının çektiği diğer mezalimlerin doğru olduğunu açıkça doğruladığını" ifade ediyordu.

Maalesef şimdi ve o dönemde Amerikalı politikacılar olaylara zaman zaman sırf Ermeni seçmenlerinin gözüyle bakmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Ermeni propagandası masum Ermenilerin barbar Türkler tarafından katledildiği şeklindeki masalı temsilcilerine kabul ettirmişlerdir. Kaldı ki kısmen bu tanıklık ifadelerinde doğruluk payı bile olsa, tarafsız bir ülke, Türk tanık ifadelerine de başvurmayı görev bilmelidir. Nitekim Ermeniler de doğu Anadolu'da 1914-20 arasında yüz binlerce Türk ve Müslüman öldürmüşlerdir. Amiral Mark L. Bristol, Türkiye'de görev yaptığı sırada Ermeni propagandalarının ne kadar hayal mahsulü olduğunu görmüştür. 12 Mart 1926 tarihinde yazdığı geçmişte olanları özetlerken şunları yazmıştır: "Rusların Doğu Anadolu bölgesine ilerlediği sırada Süryani ve Ermeniler Rusya saflarına katılmışlardır.Rusların ilk ve ikinci ileri harekatları sırasında Ermeni ve Süryaniler işgal edilen bölgedeki Müslüman nüfusa karşı intikam fırsatını kullanmışlardır. Ruslar özellikle Erzurum civarında Ermenilerin taşkınlıklarını ve şehrin Müslüman mahallelerinin büyük bir kısmının katledildiğini rapor ediyorlar. Ne kadar büyük boyutta taşkınlıklar yaşandığı belki hiç bilinmeyecektir. Fakat Ermeni ve Süryanilerin kuvvetlerini Rusya ordusu ile birleştirdikleri güneye doğru olan bölgede, Amerikalılardan aldığım raporlara göre, Hıristiyanlar Müslüman nüfusu tamamen imha etmişler,o kadar ki, yörede "yaşayan tek bir canlı hatta köpek, kedi, tavuklar bile kalmamıştır" (NARA 767.90g15). Ne var ki raporların bu kısımları Ermeni yazarlar tarafından özenle ve gayri ahlaki boyutlarda gizlenmektedir.

(14) Önerge, General James Harbord tarafından yönetilen Ermenistan Amerikan Askeri Misyonu Senatosuna gönderilen ve "tecavüz, ihlal, işkence ve ölüm yüz güzel Ermeni vadisinde unutulmayacak hatıralar bırakmıştır ve o yörede gezenler bütün devirlerin bu en muazzam cürümünün delillerinden kendilerini pek uzak tutamazlar" diye yazan 13 Nisan 1920 tarihli raporun ardından geldi.

General Harbord görevi gereği gerçekleri öğretmek için gittiği Doğu Anadolu'da pro-ermeni bir kişi olmasına rağmen Müslüman köylülerin Andranik'in yaptığı mezalimleri duyduğunda çok etkilenmiş ve raporunda bunları da yazmıştır. Bununla birlikte Ermeni tarihçiler onun Ermenilerin mezaliminden bahseden satırlarını görmemezlikten gelmektedirler. Nitekim Harbord yapılan bütün propagandalara rağmen "Ermenistan'ın mandasını üstlenecek devlet, aynı zamanda, Anadolu, Rumeli, İstanbul ve Kafkasya'nın da mandasını üzerine almalıdır" şeklinde rapor hazırlayarak kongrenin salt Ermenistan'ın mandasını üzerine alma yönündeki görüşünün değişmesinde rol oynamıştır.

(15) ABD Holokost Anma Müzesi'nde de gösterildiği gibi, Adolf Hitler, komutanlarına 1939'da Polonya'ya saldırı emri verdiğinde kendisine yöneltilen eleştirileri "Bugün Ermeni soykırımını kim hatırlıyor" diyerek bertaraf etmiş ve Yahudi soykırımının önünü açmıştı.

Tasarı'da Adolf Hitler'in sözüne sığınılması da (madde 15) tam bir aldatmacadır. Ermeni bilim adamı Dr. ROBERT JOHN, Amerikalı bilim adamı Heath Lowry ve Türk bilim adamı Türkkaya Ataöv bu sözün bir sahte alıntı olduğunu ispatlamışlardır. Nürnberg'de Hitler'e atfedilen hiçbir konuşma metninde bu alıntı bulunamamıştır. Mahkeme Alman Askeri kayıtları arasında Hitler'in 22 Ağustos 1939 günü ordu komutanlarına yaptığı konuşmanın iki versiyonunu dosyaya almıştır. Bunlar US-29/786 PS ve US-30/1014 PS sayılarını taşımaktadır. Her iki belgede de Ermenilerden söz edilmemektedir. Maalesef pek çok bilim adamı benzeri Ermeni yalanlarını tespit etmelerine rağmen dile getirememekte, eleştirememektedirler. Çünkü Ermeni diasporasının fanatikleri Atatürk'e atfedilen bir yalan röportajı ortaya çıkardı ve eleştirdi diye, The Armenian Review dergisinin editörünü işten attırmıştır.

(16) Soykırım sözcüğünü 1944 yılında ilk olarak kullanan Raphael Lemkin, BM Soykırımı önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi'nin ilk savunucularındandı. Lemkin, Ermeni meselesini 20. yüzyıla ait kesin bir soykırım örneği olarak tanımlıyordu.


Rafael Lemkin'in bu soykırım suçunu tanımlarken "Hitler'in Yahudilere ve Türklerin Ermenilere yaptıkları gibi....bütün milli, ırkî veya dinî grupların sistematik imhası" ibaresini kullanması günümüzde hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü Lemkin bir tarihçi değildir ve hukuki tanımı sahip olduğu bilgiler doğrultusunda yapmaktadır. Elindeki bilgilerin Ermeni görüşleri doğrultusunda olduğu açıktır. Ayrıca o günden beri yapılan çalışmalar Ermenilere yapılan sevk ve iskan operasyonunun tanımda yer alan unsurlara uymadığını ortaya koymuştur. Lemkin'in tanımı yaptığı dönemde Ermeni tehciri hakkında bilgi ve belge çok azdır ve bilimsel çalışmalar son derece sınırlıdır.

(17) Soykırımla ilgili ilk karar BM tarafından Lemkin'in önerisi üzerine 11 Aralık 1946'da benimsendi. BM Genel Kurul kararı (96) ve BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, BM'nin mevcut hükümlerini yasalaştırarak benzer suçları önleme ve cezalandırma amacıyla Ermeni soykırımını bir suç olarak tanımladı.

Ermenilerin hemen her tasarıda yer verdiği bu iddia etkileyici olmakla birlikte, tamamen asılsızdır. "Ermeni soykırımı" BM tarafından asla kabul edilmemiştir. Bilakis 1948 sözleşmesinin geriye işlemediği hem sözleşmede hem de Ermeni yanlısı olarak hazırlanıp BM'ye sunulan raporlara karşı yapılan eleştirilerde dile getirilmiştir. 1985'te toplanan Alt Komite (yukarıda da değinildiği gibi) soykırım iddialarına karşı ortaya konulan deliller ışığında raporu kabul etmeyi reddetmiş ve "not" etmekle yetinmiştir.

(18) 1948 yılında BM Savaş Suçları Komisyonu Ermeni soykırımı hakkında 'insanlığa karşı suçlar terimini kesin olarak karşılayan fiillerden biridir' tanımıyla Nurenberg Mahkemeleri için bir öncül olarak kullandı.

Tasarının bu maddesi de Ermeniler tarafından sıklıkla işlenen bir yanlış yoruma dayanmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Nüremberg mahkemelerinde sanıklar insanlığa karşı işlenen suçlardan ceza almışlardır. Zaten aksi de mümkün değildir çünkü soykırım sözleşmesinin kabul tarihi 1951 yılıdır. Nitekim BM Ekonomik ve Sosyal Kurulu, İnsan Hakları Komisyonu, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu 1985 yılında 1915'te Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu bölgesindeki olayları soykırım olarak tanımamıştır.

(19) Komisyon, "Sevr Barış Antlaşması'nın 230. maddesinin hükümlerinin, 1915'teki İttifak Devletleri beyannamesiyle uyum içinde...Türk topraklarında Ermeni veya Rum asıllı Türk vatandaşlarına karşı işlenmiş suçları" kapsadığını belirtiyordu. Bu nedenle, bu madde, Tokyo ve Nuremberg sözleşmelerinin 6c ve 5c maddelerine göre "insanlığa karşı suçlar" kategorilerinden birine örnek teşkil etmektedir.

Önceki maddede açıklandığı gibi Nuremberg mahkemeleri, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlar için mağlup hükümetleri cezalandırmak üzere Müttefik devletler tarafından kurulmuştur. Bu mahkemelerin davaları "soykırım davaları" değildir. Dolayısıyla Nuremberg ve Tokyo Sözleşmelerinin 6c ve 5c Maddesi Ermeni tezleri açısından asla emsal oluşturamaz.

(20) 8 Nisan 1975'te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (148) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, Özellikle de Ermenilerin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir.

Ne yazık ki Ermeni propagandalarının etkisiyle alınan bu karar gereği ABD Başkanları I. Dünya Savaşında çeşitli sebeplerle ölen Osmanlı vatandaşlarını etnik ve dini bakımdan ayrıma tutmakta ve sadece Ermeni ölüler için anma gününde konuşma yapmaktadır. Ölüleri dinleri ve etnik kökenleri nedeniyle siyaset konusu yapmak medeni insanlara ve ülkelere yakışmasa gerektir. Kaldı ki ABD Başkanları soykırım sözcüğüne bugüne kadar konuşmalarında yer vermemişlerdir. Bu isabetli bir yaklaşım tarzıdır, çünkü olayların hangi şartlarda yaşandığını konu alan "Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917" adlı çalışmamızda, açık bir şekilde sevk ve iskanın sistematik, planlı bir yok etme planının uygulaması olmadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmamız özellikle konsolos ve misyoner raporlarına dayanmaktadır.

(21) Başkan Ronald Reagan 22 Nisan 1981 tarihli 4838 no'lu kamuoyu açıklamasında kısmen, Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiğini" belirtti.

Ermenilerin ABD'de güçlü bir lobi faaliyeti olduğu bilinmektedir. Ayrıca Boston ve Massachusetts ve California Eyaletlerinde çok sayıda Ermeni yaşıyor olması buradaki senatörleri Ermeni tezlerine sıcak bakmaya yöneltmektedir. Başkanlar da politikacılardan farksızdır ve seçmen kitlelerinin taleplerini göz ardı edemezler. Üstelik Ronald Reagan'ın konuşma yazarı Ermeni asıllı bir ABD vatandaşıdır. Bu yüzden Ronald Reagan'ın kişisel olarak soykırıma inandığını belirtmesi sürpriz teşkil etmez.

(22) 10 Eylül 1984'te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (247) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, özellikle de 1,5 milyon Ermeni'nin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir

Böyle bir karar alınmış olsa bile ABD Başkanı bu talep doğrultusunda 24 Nisan gününü "Ermeni soykırım günü" olarak kabul etmeyi ve anmayı reddetmiştir. Temsilciler Meclisinin kararı elbette siyasi nitelikli bir karardır ve doğru olup olmaması çok az imza sahibini ilgilendirmektedir.

(23) 1985 yılı Ağustos ayında, ABD Ayrımcılığı Önleme ve Azınlıkları Koruma Alt Komisyonu 14/1 oyla, "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve cezalandırılması Sorunu" adlı bir çalışma raporunu kabul etti. Bu raporda "Nazi sapkınlığı 20. yüzyıldaki tek soykırım olayı değildir. Diğer örnekler arasında "1915-1916'da Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenileri katliamı" gösterilebilecek örnekler arasına girebilir, deniyordu.

Tasarının en ciddi yalanı ise BM İnsan Hakları Komitesinin bir raporunun 1915-1916 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından katledilmesini kabul ettiğine dair bir raporu kabul ettiğidir. Mr. Whitaker raporu olarak hazırlayanın adıyla anılan bu rapor alt komitede kabul edilmemiştir. Tam tersine komite raporu teslim almayı "alındı" sözcüğünü taslaktan silerek (Dosya E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Sub.2/1985/57; Para.57) reddetmiş, bunun yerine "not alındı" şeklinde özel rapora (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Sub.2/1985/57 sayfa 99. para 1). Maalesef bu kuyruklu yalan bilimsel toplantılarda bile karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca taslak 10 leyhte, 6 karşı ve 6 çekimser oy ile İnsan Hakları Komitesine sunulmamıştır. Diplomatik ve hukuki açıdan bakıldığında Mr. Whitaker raporu kabul edilmemiş "not" edilmiş ve daha yüksek karar organına transferi reddedilmiştir.

(24) Bu raporda "Birtakım tanık ve bağımsız otoritelerin söylediklerine göre Ermeni nüfusunun muhtemelen yarısından fazlasını teşkil eden 1 milyon kişi öldürülmüş ya da ölümcül koşullarda tehcir edilmiştir" deniyordu. Bu durumu, ABD, Almanya ve İngiltere arşivlerindeki ve Osmanlı İmparatorluğu'nun müttefiki Almanya'nın o dönemki diplomatları da dahil raporları doğrulamaktadır.

Mr. Whitaker'in raporunun Ermeni tarihçilerin görüşleri doğrultusunda hazırlandığı açıktır. Nitekim alt komite toplantısına ABD temsilcisi Mr. Carey bile "bütün mevcut kaynakların dikkate alınmadığı ve bu sorun titiz bir şekilde derinlemesine incelenmemiştir....Soykırım sorunu yeterince titizlikle ele alınmamıştır". Aynı komitedeki toplantı da Fransa temsilcisi Mr. Joinet "Mr. Whitaker'in raporu hakkındaki tartışma aslında tarih hakkında bir tartışmadır" demiştir. Nitekim 1. madde hakkındaki yorumumuzda bir milyon rakamının bir duyumdan ibaret olduğu ve tehcirin ilk günlerinde gündeme geldiği belirtilmiştir.

(25) ABD Soykırımı Anma Konseyi (bağımsız bir federal teşekkül) oybirliğiyle 30 Nisan 1981'de kendi müzelerinde Ermeni soykırımına yer vermeyi kararlaştırdı ve o günden beri de yer vermektedir.

Müze yetkililerinin Ermeni propagandası ve baskısı altında aldığı bu karar "soykırım tezini" güçlendiren veya realiteye dönüştüren bir karar olarak değerlendirilemez.

(26) ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi'nce 1993'te ortaya konan, Ermeni soykırımıyla ilgili eldeki dokümanların muğlak olduğuna ilişkin iddia ABD'nin uzun dönem politikasına uymayacağı gerekçesiyle geri çekildi.

Türk tarafının tarihi olaylar hakkındaki görüşleri alınmadan alınan her karar gibi bu kararın da bağlayıcılığı yoktur. Bu ve benzeri kararlar Ermeni tarihçilerin ortaya koyduğu veriler ışığında alınmaktadır.

(27) 5 Haziran 1996'da Temsilciler Meclisi yabancı yardımlar ve uluslararası dış ticaretle ilgili 3540 kanunda değişiklik yaparak, Türkiye Hükümeti'nin Ermeni soykırımını tanıyıp kurbanlarını onurlandırıncaya kadar Türkiye'ye yapılan yardımlarda 3 milyon dolarlık bir kesinti yapılması kararlaştırıldı.

Yine bu karar da, Ermeni propaganda faaliyetlerinin Temsilciler Meclisinde etkili lobisi sayesinde alınmıştır. Politikacılar maalesef gerçeklerle ilgilenmemekte, çok az bilgi sahip oldukları konularda bile oy kaygısıyla yanlı hareket edebilmektedirler. Zaten Türkiye de soykırımı tanıma şartı getiren hiçbir yardımı kabul etmeyecek kadar bu konuda kesin politika sahibidir.


(28) Başkan William Jefferson Clinton 24 Nisan 1998'de "Bu sene geçmişte de olduğu gibi Amerikan Ermenilerini tarihin en üzgün bölümlerinden biri olarak anacağız. Bu anma, yurdundan edilmeler ve 1,5 milyon Ermeni için yapılacaktır" demişti.

Görüldüğü gibi Başkan Clinton katliam ve tehcirden söz etmekte ama yaşanan trajediyi "soykırım" olarak tanımlamamaktadır. Soykırım hukuki çerçevesi çizilmiş bir suçtur ve 1948 BM Sözleşmesi ile koşulları ortaya konulmuştur. Başkan Clinton hukuki bakımdan Ermenilerin yaşadıklarını soykırım olarak açıklayan her hangi bir karar olmadığının farkında olarak "soykırım" sözcüğünü kullanmamaktadır. Kaldı ki katliam ile soykırım hukuken çok farklı kelimelerdir. Katliam her zaman her toplumda görülebilecek adi vakalardır.


(29) Başkan George W. Bush ise 24 Nisan 2004'te "Bugün 20. yüzyılın en korkunç trajedilerinden birinin anılmasına ara vereceğiz. 1,5 milyon Ermeni'nin sürülerek öldürülmesini hatırlamak amacıyla saygı duruşundayız" dedi.

Yine burada da yaşananlar trajedi olarak nitelendirilmektedir. Savaşın kurbanları karşısında saygı duruşuna geçmek her insanın insanlık görevidir. Ermeni tasarısının başlangıcından beri iddia ettiği ise olayları soykırım olarak nitelendirilmiş göstermeye çalışmaktadır. ABD Başkanlarının bile hukuken olayları "soykırım" olarak tanımamış olmaları aslında bu tasarının başından beri çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

(30) Ermeni soykırımının uluslararası alanlarda tanınıp kabul edilmesine rağmen yerli ve uluslararası otoritelerin soykırımı cezalandırmadaki başarısızlıkları benzeri soykırımların olmasına ve gelecekte de olabilmesine bir nedendir ve Ermeni soykırımını tanımak gelecekte soykırımın önlenmesi için tek çözümdür.

Maalesef bunu söyleyenler 26 Şubat 1992'de Hocalı'da bir katliam yapmış, 180.000 Azeri'yi Karabağ ve çevresinden tehcir etmiş ve Azerbaycan topraklarının %20'sini işgal ederek bir milyondan fazla insanı "kaçgın" durumuna düşürmüştür. Bu insanlar hala "ölecek bir vatanımız bile yok" diyerek sefil şartlarda kendilerine hükümet tarafından tahsis edilen gayri sıhhi evlerde günlük 30 dolarla yaşamaya çalışmaktadırlar. Azerbaycanlılar kendilerine yapılan muameleyi bir soykırım olarak nitelendirmektedirler. Demek ki kendilerine soykırım yapıldığını iddia edenler bile soykırım yapabilmektedirler. Bu haliyle tasarının Ermenilerin yaptığı mezalime ve Hocalı katliamına engel olmamış olması düşündürücüdür.

Pazar, Eylül 16, 2007

Enver ve Cemal Pasa'yi da Ermeniler oldurmus


Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir'in, Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa'nın 1921 ve 1922 yıllarında Ermeni suikastçılar tarafından öldürülmesini yabancı ve yerli belgelerle incelediği "Üç Jöntürk'ün Ölümü" adlı kitabı yayınlandı. Kitapta yer alan belgelere göre, Talat Paşa gibi, iddiaların aksine Cemal ve Enver Paşaların da Ermeniler tarafından öldürüldükleri ortaya çıktı. Remzi Kitapevi tarafından basılan "Üç Jöntürk'ün Ölümü" adlı 336 sayfalık kitapta, Ermeni suikastçıların 1980'lerde Türk diplomatlarına yönelik saldırıları da yer aldı. Prof. Dr. Hikmet Özdemir, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni "bir siyasi tavır ve okul olarak vatansever hareket" olarak tanımladığı "Üç Jöntürk'ün Ölümü" kitabında, İttihat ve Terakki liderliği ile Ankara'daki Kemalistler arasındaki iktidar mücadelesinin yanı sıra, Ermeni suikastçıların Talat Paşa, Cemal Paşa ve Enver Paşa'yı nasıl öldürdükleri de belge ve mektuplarla detaylı biçimde anlatılıyor.

ONLARI UNUTANI UNUTMAK GEREK
Prof. Dr. Özdemir, kitabın sunuşu niteliğindeki 25 sayfalık değerlendirmesinin son bölümünde şunları söylüyor: "Atatürk'e yürekten bağlı bir akademisyen olarak, İttihat ve Terakki'yi diriltmek ve onun yönetimlerini benimsemek gibi bir siyaset anlayışının kesin olarak karşısındayım. 1920-1926 döneminde Kemalist-İttihatçı ilişkileri bu açıdan da değerlendirilmelidir. Üç Jöntürk'ün Ölümü'nde aktarılan mektuplar, Kemalist ve İttihatçı liderler arasında bir ilişkinin değil, kıyasıya ve çok şiddetli mücadelenin varlığını kanıtlamaktadır. İttihatçılar ve Kemalistler arasında çok ciddi bir ayrım bulunduğunu düşünmekteyim. Fakat, çok dramatik bir tarihi gerçeğin de bilincindeyim: Ermeni suikastçılar tarafından bir mistik 'kör inanç' adına katledilen, Talat, Cemal, Enver ve dava arkadaşları (ve elbette 1980'lerde yurtdışındaki görevlerinde katledilen diplomatlarımız) Türk Ulusu'nun vicdanlarına emanet edilmiş şehitlerdir. Onları unutanları unutmak gerekir, diye düşünüyorum. Üç Jöntürk'ün Ölümü, onları unutmamak adına bir mütevazı katkı mı bilemiyorum?"

EN ÇOK SALDIRI FRANSA DA GERÇEKLEŞTİ
Talat, Cemal ve Enver Paşa'ya yönelik suikastların nasıl planlandığı, hangi istihbarat örgütleri ve ülkelerin rol oynadığı irdelenen kitapta, özellikle Talat Paşa cinayetinde Almanya'daki yargılamayla ilgili tartışma yaratacak yeni belgeler ve bilgiler yer alıyor. "Üç Jöntürk'ün Ölümü" kitabındaki istatistiklere göre, 1970'lı yıllardan 1984'de kadar Türk diplomatlarına karşı en çok saldırı Fransa'da yaşanıyor. Türk diplomatlarına yönelik saldırıların ülkelere göre dağılımı şöyle : "Fransa (37), İsviçre (25), İtalya (20), Lübnan (17), ABD (15), Türkiye (14), İspanya (11), İran (10), Belçika (5), İngiltere (5), Kanada (5), Danimarka (4) Yunanistan (4), Batı Almanya (4), Avusturya (3), Hollanda (2), Portekiz (2), Avustralya (1), Irak (1), SSCB (1), Bulgaristan (1), ve Yugoslavya (1)" (ANKA)

Haberin orjinali:
http://www.sabah.com.tr/haber,338FA40DAFD24F7AB48C4FC23654C548.html
¾