Salı, Nisan 29, 2014

Özür dilemiyoruz!..



Bu yıl Y-CHP adına ilk açıklamayı Genel Başkan Faruk Loğoğlu yaptı: "Gocunmamak lazım. Niçin bu kadar geç kalındıktan sonra 2014 yılını seçiyor. Biraz sorgulamak lazım" dedi... Hazret, özür için geç kalındığından yakınıyor. İkinci açıklama Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç’tan geldi. Ona göre, Başbakanın açıklaması “İyi niyet mesajları ile itibar arama gayreti.” Ve nihayet, Y-CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu son noktayı koydu: ”Ölenler sadece Ermeniler değil. Karşılıklı bir kırım olduğu biliniyor. Her ülke kendi tarihi ile yüzleşiyor. Biz de yüzleşmeliyiz” diyerek, o da Obama-Erdoğan çizgisindeki yerini aldı!.. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ve Cumhuriyeti kuran CHP’nin, 24 Nisan’da takındığı tutum böyle olabilir mi?.. Yerel seçim hezimeti tartışılırken, Antalya Milletvekili Osman Kaptan’ın “Halk bize inanmıyor ve güvenmiyor” sözlerini doğrulayacak şekilde; “Evet bizim inandırma ve güvenme sorunumuz var” diyerek (1) önemli bir itirafta bulunan Kemal Kılıçdaroğlu, gündemi derhal “Ermeni Meselesi” üzerine yoğunlaştırarak, kendi acıklı durumunu gizleyebileceğini sanıyor… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), “Perinçek kararı” ile 1915 olaylarının "soykırım" olmadığı kanıtlandıktan sonra, Türkiye'nin özür dilemesini gerektirecek ve geçmişiyle “yüzleşecek” bir durum olmadığı da ortaya çıkmıştır. “Karşılıklı katliamlar” nedeniyle özür dilenecekse -bence hiç de gerekli değil, zira katliamı yapanların torunlarının biri birlerinden özür dilemeleri gerekmez- iki tarafın özür dilemesi gerekir ki, bu durum özür dilememekle eş değerdedir... Kaldı ki, anayasalarına göre, halen topraklarımızın bir kısmını, kendi toprakları olarak gösteren, Ağrı dağını futbol federasyonlarının sembolü olarak kullanmaya devam eden bir ülkenin, nihai amacı, geçmişten gelen yaraları sarmak ve geçmişi unutmak olamaz. Emperyalistlerin isteği ve tahriki üzerine, dedelerinin başlattığı sivil halk katliamına bir önlem olarak getirilen tehcirin, zorunlu bir askeri önlem olduğu tartışmasızdır. Tehcirden önce yaşanan olaylara, bir tepki olarak kendiliğinden gelişen bazı üzücü olaylar yüzünden, bugün özür dilemek, haklı olanın, haksız olan taraftan, özür dilemesi anlamına gelir!... Kabul etmek gerekir ki, bu konudaki en doğru duruşu sergileyenlerden biri de Ermeni asıllı Hrant Dink’tir. Bu duruşu nedeniyle ona destek verenlerin, cenaze töreninde "Hepimiz Ermeni’yiz" şeklinde attıkları slogan bile, tam tersine çevrilmiş, sanki bu sözü söyleyenler Ermeni Diasporası'nın taraftarlarıymış gibi lanetlenmişlerdir. Ele geçirilmiş medya ile baş etmek öyle kolay değildir. Ne yazık ki, bu bilgi kirliliği günümüzde de devam etmektedir… Gerçek CHP'nin, Ermeni meselesi nedeniyle duruşu, “yeni” yetkililerin yukarıda aktardığımız cümleleri ile özetlenemez. Gerçek durum çok farklıdır: Atatürkçü düşünceye ve kuruluş felsefesine yüzde yüz bağlı olan bir partili olarak, görüşlerimi geçmiş yıllarda kaleme almıştım.(2) Bu tartışmaları izleyenlere, aşağıdaki bağlantıları açıp okumalarını öneriyorum. Bildiğiniz gibi, Dışişleri Bakanlığımız tarafından İstanbul Üniversitesi araştırma görevlilerinden Mehmet Perinçek'e verilmiş milli ödev, Moskova Devlet Arşivi'nde 10 yıl araştırma yapılarak yerine getirilmiştir. Perinçek, bu konudaki çalışmalarını;”Rus Devlet Arşivlerinden 150 BELGEDE ERMENİ MESELESİ’ adlı kitapta toplamıştır.(3) Bu eserin yayınlanmasından sonra, artık “Ermeni meselesi” hakkında desteksiz atmak, haddini bilmezlik kabul edilmelidir. O bakımdan meraklılara, bu kitabı da temin edip okumalarını öneriyorum. Ermeni belgeleriyle "SOYKIRIM YALANI" dizisinin diğer kaynakları da Kaynak Yayınları’nda yayınlanmıştır.(4) Bunlara ilaveten, Ermeni meselesi Dr. Doğu Perinçek tarafından, AİHM’nde nihai çözüme kavuşturulmuştur. Perinçek’e,Türk Ulusu olarak teşekkür borcumuz vardır. Onun mahkemede yaptığı savunmalar, sunduğu belgeler yeterli görülmüştür ki, Avrupa Birliği açısından Ermeni meselesi kapanmıştır. Bugün “Perinçek kararı”nı Dışişleri Bakanlığı’mız, “Ermeni sorunu” için bir milat olarak kabul etmektedir. Artık böylece, bizlerin de belge ve bilgi sorunumuz kalmamıştır!.. Bu yüzden şaşkın Y-CHP yöneticilerinin saçmalıklarına inanmak zorunda değiliz!.. Yapay “Ermeni sorunu”nu, bir süre daha ABD'nin kaşıyacağı gün gibi ortadadır. Bu süre içerisinde, AKP ve Y-CHP'nin basiretsiz genel başkanları da ABD’nin değirmenine su taşıyacaklardır. Bu bağımlılıktan ötürüdür ve açıkça görünüyor… Bilindiği gibi 1915 yılının acıklı olayları Osmanlı'nın çöküş döneminde yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihin tozlu sayfalarında yer alan Osmanlı'nın külleri üzerinde doğmuş ve yeni bir devlet olarak kurulmuştur. Dolayısıyla Osmanlı'nın kötü mirasını kabul etmek zorunluluğu yoktur... Lozan'da kabul etmediğimiz hiç bir konu, bugün önümüze bir özür sorunu olarak getirilemez… Tehcir Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, yaşanan acıklı olaylara kimsenin bir itirazı olacağını sanmam. Bir sürü masum insan, siyasetçilerin fahiş hataları yüzünden ağır bedeller ödemiştir. Tarih boyunca bedel ödeme zaten hep böyle olmuştur. Bizim itiraz ettiğimiz husus; olayların adını "Büyük Felaket" olarak koyan ABD'nin belirlediği gündemi, yine emperyalizmin belirlediği şekliyle tartışmak ve tekrar etmektir. Bir an için ABD’nin bu tanımlamasının doğru olduğunu kabul edelim. "Büyük Felaket"in sorumlusu kimdir? Türkler olabilir mi? Elbette ki hayır. Hiç kuşku yok ki, bu acıların baş sorumlusu, İngiltere ve Rusya gibi o zamanın güçlü emperyalist devletleridir. Ermeniler de onlara alet olmakla ikinci derecede kusurlu ve sorumludur. Türkler, sorumlulukta ancak üçüncü sıraya yerleştirilebilirler. Gerçeğe uygun olan bu sıralamayı tersine çevirerek, önümüze getirenler, kim olursa olsun aldatıldıkları kesindir, bu yüzden de söylediklerini kabul edemeyiz. Etmemiz için ahlaki bir sebep de bulunmamaktadır… Bunun dışındaki konuları elbette kabul edebiliriz. Ortak yaşamda, Ermenilerden öğrendiğimiz çok şeyler vardır. Aynı şekilde, Kürtler ile de kültürlerimiz harmanlanmıştır. "Türk Milleti"nin önemli bileşenleri olan Ermeniler ve Kürtlerle aynı topraklar üzerinde yaşayarak, kader birliği yapmışız. Bunlara itiraz eden yok. Uluslar zaten böyle oluşurlar… Kültürlerimiz birleşerek, ortak "Anadolu Kültürü"nü oluşturmuştur. Etle tırnak gibi yüzlerce yıl birlikte yaşamışız. Bunlar ayrı şeylerdir. Bizim tartıştığımız konu, emperyalizmin önümüze getirdiği bu "yeni" sorunu, onların istediği çerçevede kabul etme zorunluluğumuzun olup olmadığıdır. “Yeni” adıyla önümüze ne getirildiyse bize yabancıdır!.. Türkiye Cumhuriyeti, Sevr'i kabul etmeyen kahramanların başlattığı mücadele sonunda savaşarak kurulmuştur. Kuruluş belgesi, Lozan'da imzalanan antlaşmadır. Hiç bir devletin kendinden önceki imparatorlukların bütün günahlarını açıklamak veya bedellerini ödemek zorunluluğu yoktur. Diğer imparatorlukların üzerinde kurulan devletlerin, hiç özür dilediğini duydunuz mu? Özetle; Lozan'da imza attığımız anlaşma ile üzerimize aldığımız yükümlülüklerden başka hiçbir yükümlülüğümüz yoktur. Emperyalizmin Türkiye'yi parçalama planına hizmet eden "Büyük Felaket" teorisini bu yüzden temelden reddediyoruz… “Ermeni Sorunu”na bağlı olarak ortaya atılan diğer soruların yanıtları; dipnotta verdiğim kaynaklardan öğrenilebilir. Anadolu'da yaşayan halkların içerisinde, Ermenilerin nüfusunun ne kadar olduğu Osmanlı Salnamelerinden bellidir. Vaktiyle toplam nüfusun yüzde kaçına denk geldikleri çok da önemli değildir. Ama ne olursa olsun ortada bir "soykırım" olmadığı kesindir. Bir an için aksini iddia edenlerin verdiği rakamların doğru olduğunu kabul edelim. Tehcir zorunlu göç olduğuna ve tehcire tabi tutulan Ermeniler, Suriye-Lübnan tarafına gönderildiğine göre, onları bugün Anadolu'da aramak beyhude bir çabadır. Bu iki coğrafya parçası da sınırlarımız dışarısında kalmıştır. Ermenilerin bir kısmı oralarda yaşamaya devam etmişken, bir kısmı da ABD'ye, Fransa'ya, Rusya'ya ve diğer ülkelere göç etmişlerdir... Dolayısıyla Anadolu’da kalanların 8-9 bin civarında oldukları iddiası doğru olsa da, diğerlerinin nerede olduğu sorusunun yanıtı bulunmuş oluyor. Bu saptama dahi, Ermenilere karşı "soykırım" yapılmadığının en açık kanıtıdır. Ermeni nüfusunun Anadolu'da azalmış olması, “soykırım”ın kanıtı olarak gösterilemez! Soykırım, Hitler tarafından Almanya'da yaşayan Yahudilere karşı uygulanmıştı. İşte bu yüzden Almanya'da bir tek Yahudi kalmamıştır… Türkiye'de ise Ermeniler hala yaşamaktadır... Kaldı ki, dönemin siyasetinden sorumlu tutulanlar, Malta’ya sürgün edilmiş ve İngilizler tarafından, olağanüstü bir mahkemede “soykırım” yapmakla suçlanıp, yargılanmışlardı. Olayların baş sorumlusu İngiltere, üstelik bütün arşivler ellerinin altındayken, Türkleri “soykırım” yaptıkları için mahkûm etmeye yeter kanıt bulamamıştır. Bu yalın gerçeğe rağmen, her yıl 24 Nisan’da ABD’nin yaptığı açıklamayı beklememiz oldukça tuhaftır. Bu durumu diplomatik bir avantaja çeviren ABD’yi, artık emperyalizm düzleminde değerlendirme zorunluluğu vardır. Başka türlü onlarla baş etmemiz olanaksızdır… Her yıl aynı oyunun neden bir parçası biz oluyoruz, anlamak mümkün değildir!.. Bu olaylar nedeniyle, Türklerin karşısında yer almak, neredeyse “aydın” tanımının zorunlu bir unsuru haline getirilmiştir!.. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki; Türkler, Çanakkale Savaşı’nda dalga dalga ölüme giderken, cephenin gerisindeki Ermeniler, Türklere karşı katliamlara başlamışlar ve Türklerin bu var oluş savaşında, olumsuz yönde rol almışlardı. Unutmayınız ki, Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı'nın donanmayla geçilerek, İstanbul'un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith'e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya konmuş ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz'a geniş çaplı ilk saldırısı 1915 Şubat ayında başlatılmıştır. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konulmuştu… Lütfen bu tarihlere dikkat ediniz… Demek ki, o tarihlerde Doğu cephesinde ve düşman saflarında "Hınçak" ve "Taşnak" adlı Ermeni çeteleri vardı. Bu bölgeyi Çanakkale’den ayrı düşünemeyiz. Bu yüzden İçişleri Bakanlığı 24 Nisan 1915'te, bu Ermeni komitelerinin kapatılmasına, evraklarına el konulmasına, liderleri ile zararlı faaliyette bilinenlerin tutuklanmasına ve bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin ise uygun yerlere toplanması kararını almıştı. Tarihe dikkat ediyorsunuz değil mi? 18 Mart 1915 Çanakkale’ye düşman donanmasının başlattığı saldırıdır. Arada sadece 1 hafta vardır. Yaklaşık 5 hafta sonra da 27 Mayıs 1915'te Tehcir Kanunu kabul edilmiştir. Demek istediğim; Çanakkale'yi göz ardı ederek, Ermeni meselesini değerlendirmek mümkün değildir… Perinçek. bütün bu bağlantıları göstererek ve kanıtlarını koyarak, AİHM’nde dava açmıştır. Mahkeme kararı ile kazanılan hukuk zaferi, bu doğru tezleri bir kez daha teyit etmiştir. Unutmayınız ki, tarihte "Pirus Zaferi" de bir zafer olarak anılır. Bu zafer sonunda ortada birkaç sefil askerden başka kimse kalmamıştı.(5) Pirus zaferinde olduğu gibi, Ermeniler de kalkışmaları sonucunda fazla zayiat vermiş olabilirler. Zayiatın fazlalığı, yaşanan olayın adını belirleyemez!.. Ortaya çıkan sonuçlardan Türkleri sorumlu tutmak açık bir haksızlıktır. Çünkü: Hiç kimse kendi kusuru ile uğradığı zarardan başkalarının sorumlu tutulmasını talep edemez!.. Bu son söylediğim, genel kabul gören evrensel bir hukuk kuralıdır... Ebetteki bazı konularda farklı düşünenlerimiz olacaktır. Böyle düşünenler, az önceki kuralın tersini de savunuyor olabilirler. Bu onların kişisel sorunudur. Böyle sorunlar koca topluma mal edilemez… ABD'nin hazırlatıp Erdoğan'a okuttuğu “taziye mesajı”nı ne yazık ki doğru bulanlar da çıkmıştır. Onlar açık bir yanılgı içerisindedirler. Şimdi eğri durup, doğru konuşalım: “Taziye mesajı” verilecek idiyse, vaktiyle bunu her iki tarafın birbirine vermesi gerekmez miydi? Vakitsiz mesajlar, başka amaçlar için değil midir? Bu oyunu görelim artık… İlla da birilerinden “özür” dileyerek rahatlayacaksak, Orta Asya'dan Anadolu'ya gelene kadar ve daha sonra da 4 kıtaya yayılıp kılıçtan geçirdiğimiz - o arada çocuklarını devşirdiğimiz- topluluklardan ve uluslardan özür dileyelim!.. Çok sahip çıktığımız ve övündüğümüz Osmanlı'nın, insanlığa karşı işlediği o ağır suçlardan dolayı da özür dileyebiliriz. Vatan savunması yaparken, düşmana verdiği zarardan özür dileyenler, biraz da "Kahrol düşman! Al sana bomba..." esprisindeki askere benzemiyorlar mı?.. Her şey o kadar açık ki, biz hala anlaşılmaz bir eziklik içerisinde, “özür” dilemek için çırpınıp duruyoruz!... Neden böyleyiz acaba?.. Başımıza taş mı düştü?!.. Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:
(1)http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/38709-kilicdaroglu-halk-bize-ina...
(2) a.)http://cemilcan.gen.tr/2004/12/seni-ermeni-seni/
b.)http://cemilcan.gen.tr/2011/12/soykirim-iddiasi-soysuzlugun-itirafidir/
c.)http://cemilcan.gen.tr/2011/12/biz-ermeni-degiliz/
(3)http://www.idefix.com/kitap/150-belgede-ermeni-meselesi-mehmet-perincek/...
(4) 1. Ovanes Kaçaznuni/Taşnak Partisi'nin yapacağı bir şey yok,
2.A.A.Lalayan/Taşnak Partisi'nin karşıdevrimci rolü,
3.Kızıl Kitap/İngilizlerin Mavi Kitap'ına Sovyetlerin yanıtı,
4.A.B.Karinyan/Ermeni milliyetçi akımları,
5.Mehmet Perinçek/B.A.Boryan'ın gözüyle Türk-Ermeni Çatışması,
6.KARİBİ/Ermeni iddialarına yanıt Gürcü Devletinin Kırmızı Kitap’ı,
7.S.G.PİRUMYAN/Diasporadaki Taşnaklar,
8.Çarlık Polis Raporlarındaki Taşnaklar.
(Kaçaznuni, Lalayan ve Karinyan'ın kitapları Kaynak Yayınları tarafından İngilizce, Almanca, Fransızca, İsveççe ve İspanyolcaya çevrilip basılmıştır.)
(5) http://tr.wikipedia.org/wiki/Pirus_zaferi

Pazar, Ocak 26, 2014

ERMENILERIN DIPLOMATLARIMIZA KARSI AMERIKADAKI TEROR SALDIRILARI

1) 27 Ocak 1973, Santa Barbara, California, ABD: Ermeni kökenli ABD vatandası Gourgen Yanıkyan (Yanikian) Türk Baskonsolos Mehmet Baydar ve Bahadır Demir'i öldürdü. Yanıkyan ömür boyu hapse mahkum oldu. 2) 26 Ekim 1973, New York: Türk Enformasyon Ofisi'ne bombalı saldırı girisimi. Bomba zamanında tespit edildi ve etkisiz hale getirildi. Olayın sorumluluğunu kendilerini 'Yanıkyan Komandoları' olarak adlandıran bir grup üstlendi. 3) 4 Ekim 1977, Los Angeles: Osmanlı tarihi konusunda tarafsız ve ciddi arastırmalarıyla tanınan Profesör Stanford Shaw'ın evine bombalı saldırı. Sorumluluğu '28'in Ermeni Grubu' üstlendi. 4) 11 Ağustos 1980, New York: Ermeni bir grup BM yakınındaki Türk Evi'ne saldırdı. 5) 6 Ekim 1980, Los Angeles: Baskonsolos Kemal Arıkan'ın evine iki molotof kokteyli atıldı. Arıkan yaralı olarak olaydan kurtuldu. 6) 12 Ekim 1980, New York: Türk Evi'nin önüne bir bomba yerlestirildi. Yoldan gecen dört kisi yaralandı. Olayı JCAG üstlendi. 7) Ekim 12, 1980 in Los Angeles :Amerikan vatandasi bir Turk'un seyehat acentasi Hollywood da imha edildi,JCAG orgutu sorumlulugu ustlendi. 8) 3 Şubat 1981, Los Angeles: Bomba uzmanları İsvicre Konsoloslugu önünde bir bombayı etkisiz hale getirdi. Olay sonrasında gelen telefonlarda Suzy Mahseredjian serbest bırakılana kadar eylemlerin devam edecegi söylendi. 9) 3 Haziran 1981, Los Angeles: Gelen tehditler nedeniyle San Fransisco'da gösteri yapacak olan Türk folklor ekibi programlarını iptal etmek zorunda kaldırlar. 10) 26 Haziran 1981, Los Angeles: İsvicre kökenli Swiss Banking Corporation büroları önünde bir bomba patladı. Sorumlugunu 'Haziran Örgütünün Dokuzuncusu' üstlendi. 11) 20 Ağustos 1981, Los Angeles: Swiss Precision Instruments ofislerinin önünde patlama gerceklesti. Saldırı yine Dokuz Haziran adlı örgüt tarafından üstlenildi. 12) 20 Kasım 1981, Los Angeles: Beverly Hills'deki Türk Konsoloslugu'na saldırı. Binada agır hasar var. Olayı ise JCAG üstlendi. 13) 28 Ocak 1982, Los Angeles: Türkiye'nin Los Angeles Konsolosu Kemal Arıkan aracıyla isine giderken iki teröristin suikastına ugradı. Saldırı sonrasında 19 yasındaki Hampig Sasunyan tutuklandı ve ömür boyu hapisle cezalandırıldı. 14) 22 Mart 1982, Cambridge, Massachusetts, ABD: Türk Fahri Baskonsolosu Orhan Gündüz'e ait bir hediyelik esya magazası havaya ucuruldu. Kendisine de eger fahri görevini bırakmaz ise öldürülecegi tehdidinde bulunuldu. Sorumlulugu JCAG üstlendi. 15) 4 Mayıs 1982, Cambridge, Massachusetts, ABD: Fahri Baskonsolos Orhan Gündüz Boston'da suikasta ugradı. Katil yakalanamadı. 16) 18 Mayıs 1982, Tampa, Florida, ABD: Türk Fahri Baskonsolosu Nash Karahan'ın ofisine saldırıldı. 17) 26 Mayıs 1982, Los Angeles: Swiss Banking Corporation bürosu bombalı saldırıda hasar gördü. Süpheli dört Ermeni ASALA ile baglantıları nedeniyle suclandıar. 18) 30 Mayıs 1982, Los Angeles: Üc ASALA üyesi (Hratch Kozibioukyan, 31; Siranouche Kozibioukyan, 22 ve Varan Chrinyan, 29) Kanada Havayolları kargo bürosuna bir bomba yerlestirirken yakalandı ve tutuklandı. Amacları tutuklu dört Ermeni'nin serbest bırakılması icin baskı olusturmaktı. İlk ikisi karkı-koca olan saldırganların ücü de Ortadoğu ülkelerinden yeni göc etmis kisilerdi. 19) 26 Ekim 1982, Los Angeles: JCAG üyesi bes Ermeni terörist Philadelphia Türk Fahri Konsoloslugu'na saldırı hazırlığı nedeniyle suclandılar. 20) 21 Ocak 1983, Anaheim, California, ABD: Bir Ermeni fırınında saklanan bazı bombaların kazara patlayarak yangına yol acması bu tür silahların nasıl saklandığına da ısık tutu. 21) 29 Mart 1984, Los Angeles: ASALA yazılı olarak olimpiyatlara katılacak Türk atletleri öldürecekleri tehtidinde bulundu. 22) 25 Haziran 1984, Los Angeles: Fransa'da bir haber ajansı ofisine gelen tehditte Los Angeles Olimpiyatları'na katılan Türk sporcularına yardımcı olan tüm ülkeler, sirketler ve kisilere saldırı düzenlenecegi söylendi. 71 TANE AMERIKALI ERMENI TERORISTIN 22 si AMERIKA DA HAPSEDILIYOR. 239 terörist saldırıların,71 Ermeni Amerikalılar tarafından yapıldı.Yakalanıp hapsedilen yirmi iki Amerikan Ermenileri sunlardır: Dikran Berberian, Los Angeles, JCAG,Vartan Chirinian, Van Nuys, ASALA Steven John Dadaian, Los Angeles, JCAG,Hratch Kozibioukian, Van Nuys, ASALA Siranouche Kozibioukian, Van Nuys, ASALA,Suzy Mahseredjian, San Francisco, ASALA Monte Melkonian, Dinuba, ASALA,Krikor Saliba, Los Angeles, JCAG Karnig Sarkissian, Los Angeles, JCAG,Harout Sassounian, Los Angeles, JCAG Hampig Sassounian, Los Angeles, JCAG,Viken Hovespian, Los Angeles, JCAG Vicken Tcharkhutian, Hollywood, ASALA,Viken Yacoubian, Los Angeles, JCAG Gourgen Yanikian, Los Angeles,Haig Balian, Ottawa, ASALA Haroutium Kevork, Ottawa, ASALA,Haig Karkhanian, Ottawa, ASALA Melkon Karakhanian, Ottawa, ASALA,Kevork Marachelian, Ottawa, JCAG Ohannes Noubarian, Ottawa, JCAG,Rafi Panos Titizian, Ottawa, JCAG

Perşembe, Mart 28, 2013

AVRASYA İNCELEMELERİ MERKEZİ CENTER FOR EURASIAN STUDIES TÜRKMENELİ İŞBİRLİĞİ VE KÜLTÜR VAKFI TURKMENELI COOPERATION AND CULTURAL FOUNDATION Sayı - Number : 1136 Tarih - Date : 27.03.2013 BATI DÜNYASINDA ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARINA KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI 27 Mart 2013 hakimiyetimilliye.org M. GALİP BAYSAN Son günlerde basında çıkan haberlerden, Amerikalı bir yönetmenin Türk, İngiliz ve Amerikalı bilim adamları ve arşivlerinden elde edilen bilgilerle hazırladığı “Ermeni İsyanı 1894-1920” adlı belgeselin Ermeni Lobisinin baskısıyla Amerika’daki Televizyonlarda yayınlatılmadığını ve belgesele Türk Tarih Kurumunun sahip çıktığını okuyunca hafızam beni geçmiş yıllara götürdü ve Hıristiyan Batı Dünyasında tarihi gerçekleri açıklamaya çalışan bilim adamlarının karşılaştıkları zorlukları sizlere duyurmak istedim. Türk dostu, dünyaca ünlü tarihçi akademisyen Stanford J. Shaw 19 Aralık 2006 günü gazetelerin çok azında “ Türk dostu tarihçi Prof. Dr. Standford Jay Shaw’ın, başbakan yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Abdullah Gülün de katıldığı bir törenle son yolculuğuna uğurlandığı” şeklinde bir haber vardı. Ne yazık ki bu haber, o günkü diğer haberlerin öne çıkması ile gölgede kalmış gibi oldu. Oysa Standford Shaw Türk ve Osmanlı Tarihi konusunda yaptığı çalışmalarla sivrilen bir Amerikalı tarihçi olup, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliğine seçilmiş, Türk ve Türkiye tarihine katkılarından dolayı Türk Tarih Kurumu tarafından “ Hizmet Madalyası ve beratı ile” onurlandırılmış dünya çapında bir bilim adamıydı. Türk tarihine ilgisi, üniversitede okuduğu yıllarda zamanın en ünlü İngiliz tarihçilerinden Prof. Arnold Toynbee’nin bir özel notu ile başlamıştı. Toynbee yazısında “ Birinci Dünya Savaşı sırasında Türklere yaptıklarından çok pişmanlık duyduğunu” belirtiyordu.( Prof. Arnold Toynbee savaş yıllarında İngiliz Propaganda Servisinde çalışıyordu, Vikont James Brice ile birlikte “Ermenilere Soykırım Yapıldığını Belgeleyen bir propaganda kitabı yazmakla görevlendirildi” ve bu ikili Ermeni taraftarlarının desteği ile gerçekleri saptırarak ve bazen de günümüzdeki tarikatçılar gibi sahte belgeler üreterek ünlü “Mavi Kitabı” hazırladılar. Bu kitap özellikle Amerikalılar ve onların savaşa katılmaları konusunda çok etkili olmuştu. (Toynbee ve James Brice hakkında okurlarımıza “Soykırım İddialarını Yaratan Portreler” seri yazımız içinde detaylı bilgi verilecektir.) Bizler Prof. Shaw’ı, eşi Prof Dr. Ezel Kural Shaw ile birlikte 1985 yılında yazdığı, History of the Ottoman Empire And Modern Turkey Vol.I,II (Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye Tarihi, Cilt I,II ) Cambridge University Press-1985 ve ayrıca 2000 yılında, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan: From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation (İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Kurtuluş Savaşı) 1918-1923 Vol.III adlı eserleri ile tanıdık. Ama tecrübeli tarihçilerimiz onun 1950 yılları başlarında, daha bizim Osmanlı arşivlerine çok az Türk arşivci girerken, gelen ilk Amerikalı olduğunu belirtmektedirler. Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi iken vefat eden Prof. Shaw’ın üzerinde çalıştığı son eseri “Birinci Dünya Savaşında Türkler” konulu ve yine Türk tarihi ile ilgili bir çalışma idi. Ermeni Diaspora’sının Soykırım iddialarını nerelere kadar getirdiğini, Başta Fransa olmak üzere pek çok AB ülkesinin soykırım iddiaları ile ilgili yasalar çıkardığını, gerçekleri tamamen bir tarafa koyarak yalan ve sahte iddialara, kendilerine özgü nedenlerle iltifat ettiklerini, Türkiye ve Türkler aleyhinde her yerde aşırı olumsuz faaliyetler içinde bulunduklarını hatırlıyoruz. Amerika ve Fransa’da son yapılan seçimlerden sonra Ermeni Diaspora’sının nasıl harekete geçerek en büyük kaleleri fethetme hazırlığı başlattığını ve yeni yasa tekliflerinin hazırlandığını da biliyoruz. İşte bütün bir Hıristiyan Dünyasının Türklerin üzerine gelmek için yarıştığı bu ortamın 1980’lerdeki hazırlık safhasında, bir bilim adamı, Prof Standford Shaw: yaptığı tarafsız incelemeler sonunda 1915 Olaylarının soykırımla bir ilgisinin olmadığını, ama bir “İç Savaş ve Zorunlu Göç olayı” olduğunu tespit etmiş ve Yazdığı kitap ve yazılarla bu görüşünü Ermenilerin yoğun faaliyet gösterdikleri ABD’de açıklama yürekliliğini göstermiştir. Yürekliliğini diyoruz çünkü ABD ve AB ülkelerinde bir Türk veya bir yabancının Ermeni iddiaları aleyhinde beyanda bulunması çok belalar getiren, korkutucu bir iştir. Prof. Dr. Bernard Lewis Mesela Prof. Shaw gibi Osmanlı ve Türk tarihi ile hatta Ortadoğu tarihiyle ilgili çalışmaları ile Dünyaca ün sahibi olmuş bir başka Amerikalı bilim adamı Prof. Bernard Lewis; 16 Kasım 1993 ve 1 Ocak 1994 tarihinde Fransa’nın “Le Monde” gazetesinde 1915 Olayları bir “Soykırım değildir” şeklinde iddialı bir demeç verdiği için hakkında Ermeni Diyaspora’sı tarafından bir dava açılmış ve önce suçsuz bulunan Bernard Lewis, Diyaspora’nın devamlı baskısı sonucu yenilenen dava sonucunda, yine bir Fransız Mahkemesi tarafından; “Profesörün demeci Ermeni toplumunu rahatsız etmiştir” gibi uydurma bir gerekçeyle, küçük bir tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Ama ne olursa olsun Ermeniler için beklenen amaç sağlanmıştır. O günden sonra Diaspora Ermenileri bunu koz olarak kullanacak ve bütün dünyaya “ Ermeni Soykırımını reddeden Profesör Bernard Lewis mahkeme tarafından mahkûm edildi” şeklinde geniş bir propaganda kampanyası başlatacaklardır. Fransız Hukuk sisteminin içine sokulduğu bu adaletsiz ve tek yanlı tutum, 10 yıl sonra Fransız Meclisini bildiğimiz yanlış kararlar almaya doğru iteleyecektir. Bağlı bulunduğu Üniversitenin Prof.Shaw ve Bn.Shaw’ın birlikte yazdıkları “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabı bastırıp bütün dünya kütüphanelerine dağıtması, Ermeniler arasında büyük rahatsızlık yaratmıştır. Bunun üzerine faaliyete geçen Amerikalı Ermeniler, Fransa’dakiler gibi dava ile meşgul olmamış, doğrudan baskı ve şiddet uygulamayı tercih etmişlerdir. Terör örgütleri ve Amerikalı Ermeniler, Shaw ailesine tehdit üzerine tehdit gönderdiler. Ders verdikleri sınıfın defalarca altını üstüne getirdiler. Yolu kesildi, kendisi ve ailesi tehdit edildi, dövüldü, hırpalandı, çantası, şahsi eşyaları ve evrakları çalındı. Nihayet tehdidi bırakıp harekete geçtiler ve oturduğu evini bombaladılar. Bu ağır baskılar karşısında emniyet teşkilatı da bir şey yapamıyordu. Prof. Shaw yılmadı, büyük bir cesaret gösterdi, bulgularından ve bilim adamı kimliğinden asla taviz vermedi. Bu yüzden Üniversite camiasının takdir ve desteğini kazandı, ancak dayanılmaz baskılar karşısında ailesini koruyamayacağını anlayınca, ailesiyle birlikte ABD’yi terk etmek zorunda kaldı. 1985 yılında Ermeni Soykırım İddiaları ABD Temsilciler Meclisinin gündemindeydi ve hazırlanan bir yasa kabul aşamasına getirilmişti. İşte bu günlerde Shaw ailesinin önderliği ve Bernard Lewis’,Halil İnalcık,Justin Mc Carty, Dankward Rustow, Heath W. Lowry, J.J. Hurewitz gibi saygın isimlerinde aralarında bulunduğu ABD Üniversitelerinden 69 bilim adamı topluca bir bildiri hazırlamış ve imzaladıkları bu bildiriyi Temsilciler Heyeti Başkanlığına göndermişlerdir. Bilim adamlarının bu onurlu çıkışı, ABD Meclis üyelerinin tıpkı Avrupalı meslektaşları gibi tek yanlı olarak Ermenilere vermeyi planladıkları desteği frenlemiştir. Prof. Shaw ve Bernard Lewis gibi bilim adamlarını saygı ile anıyoruz. Tarafsız ve politikanın çirkin yönüne bulaşmamış özgür bilim adamlarının bildirisi; yalan, hile ve ucuz politik oyunların baskısı altında bunalan “ Gerçeklerin” çığlık çığlığa haykırışı gibi kabul edilmelidir. Bu ilginç bildiri bir sonraki yazımızın konusu olacaktır.

Çarşamba, Ocak 02, 2013

Ermeni Diasporası’nın sır gibi saklamaya çalıştığı işte o belge..

Zafer Özpolat/Gazetehamburg özel
1987’de Avrupa Parlamentosu’nun:‘’Türk’ler Ermeni soykırımını tanımadan AB’ne üye olamazlar’’Kararına güvenerek,1999’da da Türkiye’ye adaylık statüsü verilince de çılğına dönen Fransa’daki Ermeni Diasporası, Türk’lerin AB-üyeliğinin önünü kesmek için, Avrupa Adalet Divanı nezninde dava açmışlardır. Avrupa Adalet Divanı 17 Nisan 2004 tarihinde verdiği karar ile Ermeni cemaati tarafından dile getirilen,‘’Türkiye, Ermeni soykırımını kabul etmeden, AB’ne üye olamaz’’ İddialarını, Avrupa Adalet Divanı (AAD) temyizi (itiraz hakkı) olmayan bir kararla ret etti. Gazetehamburg, CDU-Neumünster meclis üyesi sayın Refik Mor’un titiz çalışmaları sonucu ortaya çıkarttığı ve aynı zamanda da Türkce’ye çevirisini yaptığı o tarihi belgeye ulaştı.
17 Nisan 2004 tarihinde Avrupa Adalet Divanı tarafından verilen bu kararı Türkçe’ye çeviren Almanya’nın Neumünster kentinde Mühendislik ve yeminli tercümanlık yapan ve aynı zaman Hiristiyan Demokrat Parti(CDU) Meclis üyesi Refik Mor gazetehamburg’a bu konuda çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ortaya çıkarttığı tarihi belgeyi gazetehamburg’la paylaşan Refik Mor, merkezi Lüxemburg“da olan Avrupa Adalet Divanı- AAD, Avrupa birliği üyesi ülkeleri arasında, AB hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurumdur. Adalet Divanı’nın görevi, Avrupa anlaşmalarının yasaya uygun biçimde yorumlanması ve uygulanmasını sağlamak. Üye devletlerin anlaşmalarda öngörülen yükümlülükleri yerine getirip getirmediklerine karar vermek, ulusal mahkemelerin başvurusu üzerine topluluk hukukuna ilişkin çeşitli konuların yorumlanması ya da geçerliliği hakkında ön kararlar almak yetkileri arasında. Hukuki bir işlemin tartışmalı bir konu doğurması halinde ulusal mahkemelerden herhangi biri Avrupa Adalet Divanı’ndan ön karar isteyebiliyor. Ancak bunun yapılabilmesi için üye devlette daha yüksek bir temyiz mercii bulunmaması gerekiyor. Ve Divan kararı bağlayıcı oluyor. Avrupa Adalet Divanı(AAD), merkezi Strazburg’da olan ve Avrupa konseyi’nin bir kurumu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve merkezi Lahey’de olan Uluslararası Adalet-UAD- ile karıştırılmamalıdır ’dedi Avrupa Parlamentosunun kararı siyasidir Avrupa Parlamantosunun kararının siyasi bir karar olduğunu söyleyen Refik Mor ‘Tarih 20 Temmuz 1987.Avrupa parlamentosu C-190 esas nolu karari ile,içerik olarak : ‘’Türkiye Ermeni soykırımını tanımadığı müddetçe, AB’ne üye olamaz’’denen bir karar alır. Yıl 1999. AB ve o anda başbakanı sayın Bülent Ecevit olan Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’nin AB’ne üyelik için aday olup olamayacağı konusunda restleşmektedirler. Başbakan Ecevit Avrupalıların restini görür ve ‘bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz ‘ der ve nihayet, o hatırlayacağınız sahnelerle Başbakan sayın Ecevit ertesi gün apar topar Helsinki’ye davet edilerek, Türkiye’nin AB üyeliğine adaylık kararı verilir Bunun üzerine adeta çileden çıkan Ermeni diasporası: 20 Temmuz 1987 tarihli Avrupa parlamentosunun C-190 esas nolu kararına atıfta bulunarak- ‘’Türkiye önce Ermenilere yaptığı soykırımı kabul etsin, ondan sonra üyeliğe adaylık statüsü verin, aksi takdirde AB akit dışı sorumluluğunu zedelemişolur’’diyerek, · Avrupa Parlamentosu’na, · Avrupa Birliği Konseyi’ne ve · Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı Avrupa Adalet Divanı’nda-AAD’nında- ‘Birliğin akit dışı sorumluluğu ve davanın esassızlık (gerekçesizlik) konumu ‘ İçerikli dava açar. ‘’BİRLİĞİN AKİT ((Antlaşma)) DIŞI SORUMLULUĞUNDAN’’ kastedilen,uluslararası insan hakları ve 1915 olaylarında yaşanan trajik tarihi olaylardır.Daha net söyleyecek olursak,Eğer bu dava kazanılsa idi, Ermeniler soykırım davasının dörtte üçünü kazanmış olacaklardı.Eğer Ermeni diasporası bu davayı kazansa idi, bir dakika dahi durmadan İLK işleri Uluslararası Ceza Mahkemesine başvurup, Türk’ler hakkında soykırım davasını açarlardı . Ama bu dava,AAD’nın birinci dairesi tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile reddedilir. Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider (karar”a itiraz eder) ve AAD’nın dördüncü dairesinde görülen temyiz davası, (itiraz davası) 17.04.2004 tarihinde, C-18/04 PEsas nolu nihai karar ile yeniden reddedilir ve bu nihai kararla Ermeniler ayrıca 30.bin Avro’luk mahkeme masrafını da ödemeye mahkum edildiler. ‘dedi ‘’Derin bir el’’, bu kararın kamu oyu tarafından duyulmasını istemiyor. Refik Mor bu kararı ilkkez 2008 yılında Türkçe’ye çeviren kişi olarak tüm Türk basınına ve Türk hükümetine ve temsilciliklerine ilettiği halde kimsenin dikkat çekmemesine üzüldüğünü belirterek ‘Üzerinde çok uğraştım.Kararı Türkçe tercüme yaptım.ama maalesef bir derin el bunu basında ve bir yerde yayınlanmasına engel oldu. Oyun bitti..!! AB ülkelerinde‘’Ermeni soykırımı’’ konusunda Türkiye aleyhine alınan parlamento kararlarının bu kararla artık hiç bir geçerliliğinin kalmadığının altını çizen CDU-Neumünster meclis üyesi sayın Refik Mor, Ermeni Diasporası’nın sır gibi saklamaya çalıştığı bu tarihi belğenin en geniş kamu oyu ile paylaşılması gerektiğini belirterek, artık bu komediye son vermenin zamanının artık çoktan geldiğini de sözlerine ekledi Verilen kararın Türkçe tercümesini isteyen okuyucularımız email adreslerini bildirirse kendilerine gönderebiliriz. Email adresimiz zaferozpolat@gmx.de

Perşembe, Eylül 20, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -16-

Atatürk’ün kötü gün dostları

Kimi dara düştüğünde, kimi canına kast edildiğinde yetişti. Sıkıntılı İstanbul günlerinin dert ortağı olan İğneciyan, Mustafa Kemal’in ölümüne ancak iki gün dayanabildi; 12 Kasım 1938’de vefat etti. İstanbul’a Çanakkale’nin muzaffer komutanı olarak dönen Mustafa Kemal, Şişli’deki evinde maddi sıkıntı içinde geçen günlerine çok az insanı ortak etti. Onlardan biri İğneciyan adında bir Ermeni’ydi. İğneciyan, Mustafa Kemal’in dar zamanlarında, yardımına ilk koşan kişiydi. Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Anadolu’ya geçmesi herkes gibi İğneciyan’ın da hayatını değiştirdi. İstanbul hükümeti memurlarınca tutuklanan ve Malta’ya gönderilen İğneciyan’ın bütün servetine el kondu. Beş parasız, aç ve açıkta kalmıştı. Malta’dan döndüğünde kızıyla birlikte Yedikule’de bir gecekonduya sığındı. DUYGUSAL BULUŞMA İğneciyan, hayatını değiştirecek haberi yıllar sonra, 1927’de aldı; Atatürk İstanbul’daydı. Eski dostunu görmek için kendisini heyecanla Dolmabahçe Sarayı’na attı. Yaşadıklarını, uğradığı haksızlığı anlatacaktı. Kapıdaki nöbetçilere, “Adım İğneciyan’dır, ben, Gazi’nin eski dostuyum, onu görmek istiyorum” dedi ama ikna etmeyi başaramadı. Kılık kıyafetine bakıp söylediklerini inandırıcı bulmayan nöbetçiler, her gelişinde İğneciyan’ı saraydan uzaklaştırdı. Bir gün İğneciyan Atatürk’ün saraydan çıkış anına rastladı. Etraf kalabalıktı. Mustafa Kemal’in kapıda belirince İğneciyan’ın kızı atladı, kalabalığı yarıp otomobiline binmek üzereyken yanına yaklaşmayı başardı. Mustafa Kemal’in “Kim bu kız?” sorusunu da kendisi yanıtladı: “Ben İğneciyan’ın kızıyım, Gazi Hazretleri...” Mustafa Kemal kıza hemen eski dostunu sordu. “İçeriye sokmuyorlar” cevabını alınca, çağırttı. İğneciyan başından geçenleri anlatırken, Mustafa Kemal’in gözleri doldu. Araştırma yaptırdı; aynen İğneciyan’ın anlattığı gibi bütün malı mülkü haksız yere elinden alınmıştı. Mustafa Kemal hepsinin iadesini sağladı ve İğneciyan’a maaş bağlattı. Mustafa Kemal’in ölüm haberi, eski dostunu yatağa düşürdü. İğneciyan ancak iki gün yaşabildi; 12 Kasım 1938 günü vefat etti. HAYATINI KURTARDI Şam’da görevli olduğu yıllardı. Mustafa Kemal uyurken çadırını yırtmaya çalışan bıçaklı üç kişinin saldırısını bertaraf eden kişi Garabed Tombalyan’dı. Mustafa Kemal, güvenini kazanan Tombalyan’ı Halep’e para götürmekle görevlendirdi. Heyetleri saldırıya uğrayınca Tombalyan paraları alıp Şam’a geri getirmiş, Mustafa Kemal’e teslim etmişti. Tombalyan’ın sadakatinden emin olan Mustafa Kemal, onu yanından hiç ayırmadı. Tombalyan da İğneciyan gibi Atatürk’ün ölümüne uzun süre dayanamadı ve bir ay sonra 1938’in Aralık ayında vefat etti. Andon Tıngır Yaver Paşa, Kuvayı Milliye’ye yetişemedi ama Osmanlı ordusunda çok kritik görevleri başarıyla yerine getirdi. Başkomutan Serdar Ömer Paşa’nın tercümanı olarak devletin bütün güvenlik sırlarının toplandığı kişiydi. Osmanlı Orduları Başhekimi olan Sarkis Garabetyan 1828’de Yusuf Paşa ile birlikte esir edildi... Türkiye Ermenileri tarihinde geniş bir yere sahip olan Düzçelebiler’e mensup Agop Düzçelebi, Darphaneye teknikte sınıf atlatan kişiydi. Selimiye Kışlası, Tophane’deki Nusretiye Camii, Beyazıt’ın ünlü Yangın Kulesi, Yıldız Köşkü, Ortaköy Camii, Ihlamur Köşkü, Çırağan Sarayı ve Dolmabahçe Sarayı’nın şaheser niteliğindeki cephesine attıkları imza ile nesillerce saray başmimarlığı yapan Balyan ailesinin bıraktığı iz “silinemez” nitelikteydi. İFTİRACILARA EN İYİ CEVAP Velhasıl her birimiz kim bilir kaç kere alkışladık onları; gururla ve coşkuyla; Naşid Özcan’ı, çocukları Adile Naşit-Selim Naşit’i, her gördüğümüzde yüzümüzde sıcak bir tebessüm oluşturan Nubar Terziyan’ı, Sami Hazinses’i “Horoz Nuri” (Vahi Öz)yi, Toto Karaca’yı... Ay-yıldızlı bayrağımızı hem kendisi şeref kürsüsünde dalgalandıran hem de Cemal Kamacı gibi şampiyonlar yetiştiren Garbis Zakaryan’ı, milli sporcularımız Harutyan Artan’ı, Zareh Kalpakcıyan’ı, Sarkis Güllap’ı, 1912 Stockholm Olimpiyatlarına kendi paralarıyla gidip kazandıkları madalyayı Türk Milleti’ne armağan eden Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan’ı... On beş gündür biz anlatıyoruz, gelin Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan) yapsın bu yazı dizisinin finalini: “Türkiye’de doğan, Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanını taşıyan, bir Türk gibi yaşayan bir adama ne denir? Ben bir Türk’üm. Türk olmanın anlamını hissediyorsan sen de bir Türk’sün.” ASALA terörünü kınamak için kendini yaktı Hastane odasında sargılar içinde yatan adam acıyla kıvranarak birşeyler söylemeye çalışıyor başucunda bekleyen doktorlara: “Bunlar hep emperyalistlerin oyunudur... Onlara ibret olsun istedim... Gayeleri Ermenileri rahatsız edip Türkiye’yi harbe sürüklemek... Aslında Fransız Konsolosluğu’nun önünde yakacaktım kendimi... Çünkü zamanında bunlara cezalarını verseydi böyle şımarmayacaklardı. Orada intihar edecektim... Sonra düşündüm “Bunlar zaten onları tutuyor” dedim, vazgeçtim. Çok sevdiğim Atatürk’ün huzuruna geldim... Vatanım, milletim için her şeyi yaparım... Yalvarırım bütün dünya birleşip bunların kökünü kazısın... Allah Türkiye Cumhuriyeti’ne sabır versin!..” Kesik kesik söylenen bu cümlelerin sahibi Artin Penik’ti. 7 Ağustos 1982 günü Esenboğa Havalimanı’nda 8 kişinin öldüğü, 72 kişinin yaralandığı ASALA eylemini ve Ermeni terörünü protesto etmek istemişti. En “ibret verici” yolun intihar olduğuna karar verdi! 10 Ağustos 1982’de “Atatürk’ün huzuru” dediği Taksim Meydanı’na gitti. Üzerine boca ettiği bidon dolusu benzinin alev alması ve bütün bedenini tutuşturması için bir çakmağı bir kere çakması yetti... Derhal hastaneye kaldırılan Penik saatlerce ameliyatta kaldı, -1 derece suda yıkandı, doktorlar günlerce çabaladı ancak kurtarılamadı. 15 Ağustos 1982’de gözlerini bir daha açmamak üzere kapadı...

ERMENİ MEZALİMİ -15-

Bizim Ermeniler!..
Türk Milleti’nin kurtuluşu için savaştılar, İstiklal Madalyası kazandılar. Saruhan Milletvekili Necati Bey’in 29 Kasım 1920 günü TBMM’ye sunduğu İstiklal Madalyası Kanun Tasarısı 4 Nisan 1921’de yürürlüğe girdi. Kanuna göre “bu madalyanın sahiplerine bütün memurlar, askerler, zabıta ve diğerleri özel hürmette bulunacak” tı. Çünkü onlar 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar sürdürülen mücadelenin kahramanları, fedakarlarıydı. ASKERİMİZE DEVEYLE CEPHANE TAŞIDILAR Ön yüzünde ilk TBMM binası ile büyük zaferi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu müjdelen ışık huzmeleri ve milli mücadelenin karargahı Ankara silueti, Kurtuluş Savaşı’yla özdeşleşmiş kağnıyla mermi taşıyan kadın tasviri, arka yüzünde ise Misak-ı Milli sınırlarını gösteren bu anlamlı madalya toplam 95 bin 261 kişiye verildi ve onlardan 13’ü Ermeni’ydi; Ohannes Erkan, Stepan Talaşlıoğlu, Kiyork Gülsöken, Agop Ayık, Karabet Ayvat, Hrant Kiremitçi, Karabet Kargıcı, Ohannes Özçınar, Artin Gülükyan, Petir Sevinç, Vahan Keleşoğlu, Ohannes Kasparyan ve Agop Özel... On dört gün boyunca size ihanetin, cinayetin, vahşetin hikayesini anlattık; başrolde Ermeni komitacılar, çeteler, teröristler, işbirlikçiler, hainler, katiller vardı... Bugün ise “özel hürmette” bulunduğumuz bu 13 kahramanı ve “milleti sadıka” nın diğer sembol isimlerini anacağız. Kendisini kağnıya süren “Elif” ten farkı yoktu Ohannes Özçınar’ın çabasının. Yozgat’tan Kayseri’ye develerle askerimize cephane taşıdı. Yaralandı, üç ay hastanede yattı. Isparta doğumlu Karabet Kargıcı hayvancılıkla uğraşıyordu. Milli mücadele başlayınca babası Kirkor’la beraber cepheye koştu. Esir düştü, sonradan kurtuldu. Kurtuluş Savaşı başladığında İstanbul’da Selimiye kışlasındaydı Artin Gülükyan, Kuvayı Milliye’ye katıldı, tezkeresini Diyarbakır’da aldı. Karabet Ayvat marangozdu. Yunan işgali sırasında Garp cephesinde sonra ise Ankara’da cephe gerisinde görev yaptı. Kurtuluş savaşında sığınakların, karargahların yapımı, bakımı, onarımı Eskişehir’deki askeri inşaatlarda görevli Ohannes Erkan’a emanetti. Agop Ayık, Kırşehir ve Eskişehir’deki taburlarda mücadele etti. BU VATAN İÇİN KAN DÖKTÜLER Agop Martayan (Dilaçar) Atatürk’le ilk olarak Şam’da karşılaştı. Yedek subay olarak katıldığı Kafkas Cephesi’de kahramanca savaşmış, yaralanmış, madalya ile ödüllendirilmişti. Bütün azınlık subayları gibi onun da yeni adresi Güney Cephesi’ydi. Halep yolunda karşılaştığı Hintli albay ile İngiliz askerlere tercümanlık yaptığı için “casusluk” suçlamasıyla gözaltına alındı. Martanyan’ın “hesap vereceği” kişi Mustafa Kemal’di. Agop’la ilgili rapordan geçmişine ilişkin ayrıntılı bilgi sahibi olan Mustafa Kemal sordu: - Nasıl oldu da kaçmadın? Kolaylıkla kaçabilirdin... - (Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyayı göstererek) Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir. - Kafkas Cephesi’nden kaçmayan her halde Şam sokaklarından kaçacak değildir. Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar. TÜRK DİLİ ONA EMANET Martayan savaştan sonra kendisini bilime adamı. O tarihe kadar hep yabancı uzmanlarca incelenmiş olan Orhun Abidelerini bu topraklarda ilk okuyan, çözen, anlatan kişiydi; keza Kutadgu Bilig’i de. Martayan’ın Atatürk’ün dikkatini ikinci kere çekmesi de bu sayedeydi; “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” adlı yazı dizisinin yayınlanmasından sonra Martayan Sofya’dan Türk Dil Kurultayı’na davet edildi. Göç ettiği için “vatandaş” değildi; vize alabilmesi söz konusu değildi. Atatürk Martanyan’ı kurultaya “özel davetlisi” olarak getirtti. 25 Eylül 1932’de 1. Türk Dil Kurultayı’na katılan Martanyan TDK başuzmanlığına atandı. Dilaçar soyadını da alanındaki çalışmalarından dolayı Atatürk’ten aldı. Ondan başka İstepan Gurdikyan, Kevork Şimkeşyan gibi birçok dilbilimci Türk diline hizmet etti. Dilaçar yıllar sonra Attatürk’ün tarih tezini eleştirenlere şöyle cevap verecekti: “Atatürk’ün tarih anlayışı şovenist bir tarih anlayışı değildi. O, Batılıların Türklere karşı söyledikleri barbarlık tarihi yakıştırmasını şiddetle reddeder Türklerin medeniyetler kurmuş büyük bir ulus olduğunu kanıtlar. Türk Tarih Tezi budur. Bir ırkın öbür ırktan üstün olduğu iddiasında değildir. Kendini büyük görme hastalığı değildir. Ulusal kimliğine sahip olma, başka uluslardan kendini küçük görmeme ve kendini bulma anlayışıdır. Diğer bir deyimle Türk milletinin diğer milletlerden aşağı olmadığını tarih boyunca medeniyetler kurmuş bir ulus olduğunu ortaya koyan bir tarih anlayışıdır.” Dans ettiği her ortamda izleyenleri kendisine hayran bırakan Atatürk’ün dans öğretmeni Prof. Ardeş Panosyan ve diş doktoru Sürenyan da Ermeniydi. Bir milletin kaderini değiştirdi Berç Keresteciyan, İngilizler’in Bandırma Vapuru’nu batırma planlarını Atatürk’e bildirmeseydi, Türkiye Cumhuriyeti belki de hiç kurulamayacaktı Kurtuluş Savaşı’nın resmen 19 Mayıs 1919’da yani Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün başladığı kabul edilir ya; peki ya Mustafa Kemal Anadolu’ya kavuşamasaydı? Mücadele için kendisi bekleyenlerle buluşamasaydı? Şüphesiz Türk tarihinin seyri bambaşka olacaktı.. Bu buluşmanın perde arkasındaki mimarı devrin Osmanlı Bankası müdürü ve aynı zamanda Hilâl-i Ahmer ikinci başkanı olan Berç Keresteciyan’dı. İLK GAYRİMÜSLİM MİLLETVEKİLİ Mustafa Kemal, yolculuk için son hazırlıklarını yapadursun bir gece Şişli’deki evinin kapısı çalındı. Gelen avukatı Saadeddin Ferid (Talay) Bey’di. Getirdi haber “hayati” öneme sahipti: “İngilizler, Bandırma Gemisi’ni Karadeniz’de batıracaklar. Bu görevin torpidoya mı denizaltına mı verilmesi bile araştırıldı.” Atatürk’ün haberin kaynağını öğrenmek istediğinde “Berç Keresteciyan” yanıtını aldı. Sadreddin Bey, ek olarak, Atatürk’e Keresteciyan’ın “kişiliğinin, doğasının ve ahlakının son derece düzgün olduğu” bilgisini verdi. İhbarı değerlendiren Mustafa Kemal Bandırma Vapuru’na binmekten vazgeçmedi ama biner binmez ilk iş kaptan köşküne çıkarak komutayı ele geçirdi. Daha önceden belirlenen rotayı değiştirdi. Türkçe’nin ilk Etimolojik Sözlüğü’nü hazırlayan dilci Bedros Keresteciyan’ın oğlu olan Berç Keresteciyan, savaş boyunca Türk ordusuna tıbbi malzeme ve ilaç ihtiyacının giderilmesinde de önemli paya sahipti. Mustafa Kemal, 1934 yılında Berç Keresteciyan’ı doğum yeri olan Afyonkarahisar’dan milletvekili adayı gösterdi ve TBMM’ne girmesini sağladı. TBMM’in ilk gayrimüslim milletvekili olan Keresteciyan’a Atatürk’ün isteği ile “Türker” soyadını aldı.

ERMENİ MEZALİMİ -14-

Ermeni vahşeti, 1970’li yıllardan itibaren yeniden ve yeni bir maskeyle sahnedeydi: ASALA

Kahpe pusularda 42 şehit “Birleşmiş bir Ermenistan’ın kurulmasını sağlamak” amacıyla, 1975 yılında Lübnan merkezli olarak kurulan ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu) ve bağlı örgütleri 1985’e kadar geçen on yılda düzenlediği terör eylemleriyle kin, nefret ve ölüm saçtı ASALA programında iki hedefi olduğunu ilan etmişti: 1. “Yerel gericiler” dedikleri kendilerine destek vermeyen Ermeniler 2. “Türk emperyalizmi” ! SİNSİ TUZAKLA ÖLÜME DAVET ETTİ Diplomatlarımıza dönük Ermeni suikastları, 27 Ocak 1973 günü Los Angeles’ta Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve Konsolosumuz Bahadır Demri’n şehit edilmesiyle başladı. Katil 78 yaşında bir Ermeniydi; Gurgen Yanikiyan! 78 yaşındaki biri korunan iki diplomatı nasıl öldürebilir değil mi? Sinsi bir plan dahilinde tabii ki! Yanikiyan elinde Abdülhamit’e ait bir tablo olduğunu ve bunu Türkiye’ye armağan etmek istediğini belirterek Baydar ve Demir’i Santa Barbara’daki Baltimore Oteli’ne davet etti. Otele geldiklerinde diplomatlarımızın üzerine ateş açan Yanikiyan, her ne kadar yakalanıp yargılansa ve müebbede mahkum edilse de 31 Aralık 1984’te af ile serbest bırakıldı! Daniş Tunalıgil, Viyana Büyükelçimizdi. 22 Ekim 1975’te, makam odasına giren üç kişinin Türkçe olarak yönelttiği “Siz sefir misiniz” sorusuna verdiği “Evet” ağzından çıkan son kelimeydi. Otomatik silahlarla taranan Tunalıgil orada can verdi. AİLELERİNİ DE KATLETTİLER Paris Büyükelçimiz İsmail Erez ve şoförü Talip Yener 24 Ekim 1975 günü elçilik binası yakınındaki Seine nehri üzerinde köprüden geçerken pusuya düşülerek katledildi. Ermeni terörü, ASALA adıyla ilk kez Beyrut’ta 16 Şubat 1976 günü Büyükelçilik Başkatibimiz Oktar Cirit’e düzenlediği suikastla ortaya çıktı. Vatikan Büyükelçimiz Taha Carım, 9 Haziran 1977’de evinin önünde uğradığı saldırıda hayatını kaybetti. 2 Haziran 1978’de Madrid Büyükelçimiz Zeki Kuneralp’in makam aracına açılan ateş sonunda eşi Necla Kuneralp ile birlikte emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu ve makam şoförlü Antonıo Torres de hayatını kaybetti. 12 Ekim 1979’da Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları ve ASALA’nın hedefinde bu kez Lahey Büyükelçimiz Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler vardı. “Türk hükümeti Ermenilere hak tanımadığı için Avrupa’daki Türk diplomatlarını öldürüyoruz” diyen teröristler Paris’teki ikinci saldırılarını 22 Aralık 1979’da Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan’a düzenledi. Türkiye Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip Özmen’e 31 Temmuz 1980 günü düzenlenen suikastta 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen de can verdi. Özmen’in eşi Sevil ve oğlu Kaan ise yaralı olarak kurtulabildi. Avustralya Başkonsolosumuz Şarık Arıyak ve koruma görevlisi Engin Sever 17 Aralık 1980’de şehit edildi. 4 Mart 1981 ’de Ermeni terörü bir kere daha Paris’te kendini gösterdi. Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat Moralı ve din görevlisi Tecelli Arı arabalarına binerken silahlı saldırıya uğradı. Türkiye bu saldırıdan sonra diplomatlarını etkin şekilde koruyamadığı gerekçesiyle Fransa’ya protesto notası verdi. Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Savaş Yeryüz 9 Haziran 1981’de, Paris Başkonsolosluğu güvenlik görevlisi Cemal Özen 24 Eylül 1981’de şehit edildiler. Paris’teki saldırıda konsoloslukta bulunan 56 Türk rehin alındı. Başkonsolos Kaya İnal yaralandı. ESENBOĞA KANA BULANDI Los Angeles’taki ikinci Ermeni saldırısı 28 Ocak 1982’de gerçekleşti. Başkonsolosumuz Kemal Arıkan şehit edildi. 4 Mayıs 1982’de yine ABD’de bu kez Boston Fahri Konsolosumuz Orhan Gündüz, 8 Nisan 1982’de de Ottowa Ticaret Müşaviri Kani Güngör, 27 Ağustos 1982’de de Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat şehit edildi. Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay, 7 Haziran 1982’de otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda, eşi Nadide Akbay da yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. 7 Ağustos 1982’de ASALA Türkiye’deydi. 2 Ermeni teröristin Ankara Esenboğa Havalimanına düzenlediği baskında 8 kişi öldü 72 kişi yaralandı! 9 Eylül 1982’de Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ateşesi Bora Süelkan, 9 Mart 1983’te Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar, 14 Temmuz 1983’te Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy, 27 Temmuz 1983’te Lizbon Büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev Mıhçığlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu, 28 Nisan 1984’te Tahran Büyükelçiliği sekreteri Şadiye Yönder’in eşi işadamı Işık Yönder, 20 Haziran 1984’te Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen, 19 Kasım 1984’te Viyana’da BM temsilciliğinde görevli Enver Ergun, 7 Ekim 1991’de Atina Basın Ataşesi Çetin Görgü, 11 Aralık 1993’te Bağdat İdari Ataşesi Çağlar Yücel, 4 Temmuz 1994’te Atina’da müsteşar Haluk Sipahioğlu katledildi. PKK’yla işbirliği Dehşet saçan terör saldırıları dünya kamuoyunda tepki toplamaya başlayınca, 1980’lerden itibaren Ermeni caniler kendilerini PKK’yla kamufleye çalıştılar. 9 Kasım 1980’de Strazburg Türk Başkonsolosluğu’na ve 19 Kasım 1980’de Roma’daki Türk Hava Yolları bürosuna yapılan saldırıları ASALA ile birlikte PKK da üstlendi. Ermeni Yazarlar Birliği teröristbaşı Abdullah Öcalan’ı “onur üyesi” seçti. Gerekçeleri “Büyük Ermenistan hayali fikrine katkıları” idi. Ermeni örgütlenmeleri kendi bünyelerinde Kürdistan komiteleri kurdu. Hınçakların 4 Haziran 1993’teki toplantısı ASALA ve PKK militanlarının katılımıyla PKK’nın Beyrut kampında yapıldı!

ERMENİ MEZALİMİ -13-

Hamile kadınların karınlarını deştiler...

Canilik, sapıklık, sapkınlık ne ararsan onlarda; Ermeni çeteciler “dünya psikopatlık tarihi” ne adlarını altın harflerle yazdırdılar... Mezalim külliyatı! Canilik, sapıklık, sapkınlık ne ararsan onlarda; Ermeni çeteciler “dünya psikopatlık tarihi”ne adlarını altın harflerle yazdırdılar. Balkan Savaşları’nda aldığı ağır yenilginin ardından değil bir “dünya savaşı”na girmek kendi “tebaa”sıyla dahi başa çıkabilecek durumda değil Osmanlı... Hem madden, hem manen kanadı kolu kırık bir halde sürüyor askerlerini cepheye... Evlat, baba, kardeş, ağabey, eş, sevdalı yolu beklerken “harap ve bitap” halde Anadolu... Tutunacak bir dal ararken, evi, barkı, tarlası, tezeği de çekiliyor altından; can sökülüyor canından... Hem de bakın nasıl ve kimler tarafından: HAMİLE KADINLARIN KARINLARINI DEŞTİLER Taşnak Komitası üyeleri Türk evlerini kundaklıyor... Su kanallarına hayvan leşleri tıkanıyor, çeşme ve kuyulara leş atılıyor, ezan vakitlerinde kilise çanları çalınıyor, kandiller kurşunlanıyor, camiye gidenler öldürülüyor... Rusların sınırı geçmesinden sonra Eski Erzurum Mebusu Karakin Pastırmacıyan’ın 1200 kişilik Ermeni çetesi, köyleri dolaşarak, güzel kadınların ırzına geçiyor, beğenmediklerini işkenceyle öldürüyor, hamile kadınların karınlarını deşerek bebeklerini çıkarıyor... Kavak Köyü’nde Keleş Ağa’nın gelinini öldürüp, oğullarını kazığa oturtuyorlar... AĞZINA KAZIK ÇAKILAN YAŞLI ADAM 70 yaşındaki Gevaş müftüsünün ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakıyorlar, dilini koparıp bu kazığın üstüne çiviliyorlar. Dirisine yaptıkları yetmiyor ölüsüne de işkence ediyorlar. Ayaklarını kesip kucağına koyuyor, sakalını ve ellerini yakıyorlar... Mülazımı evvel Şükrü Efendi’nin 80 yaşındaki amcası Tayyar’ı ellerinden kapıya çiviledikten sonra, burnu, kulakları ve çenesini keserek katlediyorlar. Van’da, muhasebe memurluğundan emekli Beşiroğlu Derviş Efendi’nin Hayriye ve Şadiye adındaki kızlarına, babalarının, annelerinin ve enişteleri Hayri Efendi’nin gözleri önünde tecavüz ediyorlar. Muş’a bağlı Ağcaviran Köyü’nden Musa ve Sadullah Bey’lerle 10 arkadaşlarını gözlerini oyarak öldürüyorlar... Emin Paşa Mahallesi’nden gardiyan Ali’yi, eşini, gelinini, 2 yeğenini, inzibat memuru Bayram’ın 7 yaşındaki oğlunu, Mustafa’nın eşini, 2 çocuğunu, Hacı Kaya oğlu İbrahim Çavuş’un eşini koyun gibi boğazlıyorlar... Cami-i Kebir Mahallesindeki Kasım’ın 2 çocuğunu ise anneleri Ayşe’nin gözü önünde boğazlıyor, sonra da kadını öldürüyorlar... Mahmudin’e bağlı Mirgehi Köyü’nde 27’si erkek 12’si kadın ve 18’i çocuk toplam 57 kişiyi boğazlayıp, kız ve gelinlere tecavüz ediyorlar... Tebriz Kapısı Mahallesinde savaşta olan Salih’in eşini, 5 ile 15 yaşları arasındaki 4 kızını, kız kardeşini ve ailesinden 17 kişiyi parçalıyorlar... 90 yaşındaki mahalle imamı İsa Efendi, 70’lik emekli öğretmen Rasif Efendi, Hayretiye Camii imamı Hacı Derviş Efendi’yi birer eşeğe bindirip, günlerce sokak sokak gezdiriyorlar. Sakalları ve bıyıkları kesilip yüzlerine insan pisliği sürülen bu yaşlıları parçalara ayırarak, işkenceyle öldürüyorlar. Rasif Efendi’nin 60 yaşındaki karısına tecavüz ediyor sonra da cinsel organına odun sokup acı içinde can verişini izliyorlar. Ordudan geri kalan yaralı askerler, Pastırmacıyan’ın çetesi tarafından kılıçtan geçiriliyor... Malazgirt’in Beksam köyünde berber İlyas oğlu Şevket ve iki eşinin gözleri önünde kızlarına tecavüz ediyorlar.. Şevket yavrularını bırakmalarını isteyince onu ve ailesinin geri kalanını da işkenceyle öldürüyorlar... Mehmet Bey Mahallesinde Sadullah’ın kızı ve Seher’in 5 ile 7 yaşındaki çocuklarını annelerinin elinden alarak kama ile parçalıyorlar. Abbas’ın karısı ve 3 kız çocuğunu doğruyorlar... DİRİ DİRİ YAKTILAR Halil Çavuş’un eşi Ayşe ve kız kardeşi ile 80 yaşlarındaki Hacı Abdullah Efendi ve eşini önce dövüyor ardından da kafaları taşla eziyorlar... Molla Kasım Köyü’nde 70 yaşındaki Fevzi Ağa’nın kafasını kesip karısının kucağına veriyorlar. Gelini Hayriye’yi öldürüyorlar. Zahide ve Fatma isminde ki gelin zorla götürülmeye çalışılırken kendilerini köprüden Mermit Çayı’na atıyorlar... Van Hastanesi’nde 80 kadar hastayı diri diri yakıyorlar... Katırcı mahallesinden peynirci Recep oğlu Mahmut’un 4 çocuğu ve eşine, mülazım Hüsnü Efendi’nin de 12 yaşındaki kurşun yarası olan kızına defalarca tecavüz ediyorlar... KATLİAMLARIYLA ÖVÜNÜYORLAR Bırakın sayfalar doldurmayı, gazetede tefrikayı; böyle sadece isimleri ve katlediliş biçimlerini sıralasak alt alta bu bile yeter Ermeni mezaliminin “külliyat” olmasına... Üstelik rivayet de değil hiçbiri; kulaktan kulağa, ağızdan ağza aktarıla aktarıla haberdar edildiğimiz acı hatıralar değil hani şu çok yüzleşmek istedikleri tarihimizden “belgeli” sayfalar. Bakın Ermeniler, kendileri Amerika’da yayınladıkları Goçnak gazetesinde ne yazıyorlar: “Van’da 1500 kadar çoluk çocuk ve kadından başka Türk kalmadı!” Sadece bu bölgeden 1 milyon 200 bin Türk’ün göç ettiğini ve bunların 700 bininin yolda hayatını kaybettiğini bildiren Ergünöz Akçora, İngiliz Yüksek Komiserliği’ne sunulan raporları kaynak gösteriyor yazdıklarına... Tanıklar anlatıyor 1900 doğumlu Muhammed Reşid Güler 15-16 yaşlarındayken şahit olduğu dehşetengiz cinayetleri dün gibi hatırlıyor: “Tımar’ın, Başkale’nin, Özalp’ın köylerinde Müslüman halkın evlerine ot tıkayıp ateşe veriyor, dışarı kaçmak isteyenleri de kurşunla, süngüyle öldürüyorlardı. Zulüm ve işkencenin haddi hesabı yoktu. Erkeklerin derilerini yüzüyor, uzuvlarını kesiyor; kadınların da namuslarını kirletiyor, kazığa oturtuyorlardı...” Mezalimin bir başka tanığı 1883 doğumlu Salih Taşçı da yıllar sonra şöyle anlatıyor en acı yıllarını: “Van gölünde eskiden yelkenli gemiler vardı. O kadar çok zulmettiler ki, gemilere doldurdukları insanları, öldürmekten bıktıkları insanları, diri diri suya attılar. Ermeniler o ihtiyar insanlarımızı alınlarından, ellerinden duvarlara çivilediler...” Bekir Yörük ve ailesi göç ederken “çok yaşlı” olan amcaları Teren Ağa’yı bırakmışlar Van’da. Ve sonra; “Van’dan ayrılırken onu götürememiştik. Karısı, kızı, iki torunu da kaldı. Ermeni tığaları amcamı, o çocukları baltayla parçalayıp öldürmüş. Kızı, burada Amerikan okulu vardı oraya sığınmış. Ermeniler onu da binanın ikinci katından atıp şehit etmişler... Van’ın boşaltılmasından üç gün sonra şehitleri toplamaya gittik. Yüzlerce yaşlı kadını, kazığa oturtmuşlar...”

ERMENİ MEZALİMİ -12-

Van gölü, kan gölüne döndü

Kadınlar Ermenilerin eline düşmektense kendilerini suya attılar. Van Zeve doğumlu İbrahim Sargın, Ermeni dehşetine tanık olduğunda 11 yaşındaydı. Bir tek şey diyebildim okurken anlattıklarını: “Bunları yapanlar insan olamazlar!..” Kim bilir o bir ömür nasıl taşıdı; gözünü her kapattığında zihninde beliren bu kanlı fotoğrafların, kulağında durmaksızın çınlayan feryat-figanın acısını... Dayanması zor biliyorum ama, ancak bunları okursanız anlarsınız sözde soykırım iddialarını dillendirenlerin “arşivlerin açılması” ndan neden kaçtıklarını... ÇOCUKLAR KUŞ YAVRUSU GİBİ YERE DÜŞÜYORDU İşte 11 yaşındaki bir çocuğun zihnine kazındığı şekliyle, insanlığın ve ona ait bütün değerlerin soykırıma uğradığı Anadolu’dan mezalim manzaraları: “Ermeniler mevzilerdeki Türkleri şehit ederek köye girdiler. Bir insan deryası 2000-3000 kişi o yana bu yana kaçışmaya başladı. Köy yanıyordu. O küçük çocukları havaya atıyorlar, altına süngü tutuyorlar. Süngü çocukların karnına batıyor. Çocuklar cıyaklayarak kuş yavrusu gibi yere düşüyordu. O kadınların bir kısmı, gelinlerin bir kısmı, kendilerini suya attılar. Bir kısmı da, ot toylarını ateşe verdiler, kendilerini bu ot toylarının içine attılar. Böylece sanki pervane gibi dönüyorlar, hem de türkü tutturuyorlardı: ” Gelin kızlar, bizim düğünümüz var. Bugün bizim düğün günümüzdür... Bir kısım kadınlarımızı ve çocuklarımızı ise, samanlara ateş atıp yaktılar. Diğerlerini ise koyun boğazlar gibi kestiler. Orada tek bir çocuk kalmadı. Seyyat Onbaşı’yı diri diri tuttular, yatırdılar, soydular, çıplak bir vaziyette omzundan yardılar, derisini yüzdüler, sonra dediler ki, “Sultan Reşat terfi vermiş, omuzlarına madalya takmışlar” . Kollarını kestiler. Yanlarına, derisini yüzüp cep yaptılar. TECAVÜZE UĞRAYAN KADINLAR KURTULMAK İÇİN ÖLMEK İSTİYORDU Biz bir müddet Bardakçı köyünde kaldık. Bu köyde amcam kızı Seher bize anlatıyordu, yemin ederek anlatıyordu. Diyordu ki “Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı.” Yine amcam kızı bir durumu daha bize naklederken, “Bir kadın ekmek yapıyor. Bu sırada yanıma gelen Ermeniler ’Sen ne yapıyorsun?’dediklerinde ’Vallaha gördüğünüz gibi ekmek yapıyorum ‘Ermeniler’ Sana kebap lazım değil mi?’, deyip, süngüyü küçük çocuğa vurduğu gibi tandırın içine yuvarlıyor. Tandırın içinde cayır cayır yanmaya başlıyor. Kadının gözleri önünde çocuğunu diri diri yakıyorlar” diye anlattı. Yine Van’dan, bu kez Ayanıs doğumlu bir tanık Hacı Zekeriya Koç anlatıyor bu kez: “Annemin amcasının hanımını Ermeniler vurmuşlar, çocuğu daha memede. Bir Ermeni gelip çocuğu süngüsüyle vurdu, çocuk orada öldü. Kaçabilen kaçıyor, kaçamayanları da gazyağı döküp yakıyorlardı. Bizim köyde Hacı Ümmet’in dayısı Hamza vardı... Öldürmeden butlarına cep yapıp ellerini soktular. Çok afedersiniz organını kesip ağzına, burnunu kesip arkasına koydular. Bizi Alaköy’e getirdiler, orada bizi bir samanlığa doldurdular. Kafiledeki çocuklar açlıktan feryat etmeye başladık. O dinsiz kafirler, öldürdükleri erkeklerin ellerini, ayaklarını, çeşitli uzuvlarını kesip pişirip getirdiler. Çocuklar anlamadı ama, kadınlar onları yedirmediler, açlıktan ölmek daha iyi deyip çocuklarına durumu anlattılar. Mermit çayına geldiğimiz zaman, kadınların bir kısmı, Ermenilerin elinde ölmektense kendilerini suya attılar...” AĞITLAR BOŞA YAKILMADI... Ermenilerle aynı okulda okuyan Şeyh Cemal Talay, 13 yaşında ders çalışmak bahanesiyle kandırılan arkadaşlarının başına geleni hiç unutamadı: “ Okul, hükümet konağının yanında. Onlar Rüştü’yü Sanayi Çarşısı’nın olduğu yerdeki Isıtma köprüsüne getiriyorlar. Irzına geçip, türlü hakaretlere uğrattıktan sonra öldürüyorlar. Ailesi ertesi gün cesedi buldu. Onun için bir de türkü yaktılar: Arabaya bindim belim büküldü, Zalim atlı vurdu, kanım döküldü. Aradım, bulamadım derdime derman, aman başıma Ferman.” Kızarttıkları çocukları ailelerine yedireceklerdi Savaş suçu, insanlık suçu, cinayet, katliam, vahşet, dehşet, acımasızlık, nefret... Bu kavramların hiçbiri yetmiyor şimdi aktaracaklarımı tarife. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi’nin 81. sayısında aktarılan olaya göre, Perkal Köyü’nde Ermeniler iki çocuğu tandırda pişirdikten sonra etlerini anne ve babasına yedirmek istediler. Evlatlarını yememekte direnen anne ve babayı katlettiler. Evin ninesi Nezo Hatun şahit olduğu bu vahşetten sonra aklını kaybetti! Genelkurmay Stratejik Etüd Başkanlığı arşivinde bulunan 15 Mart 1915 tarihli bir belgeye göre de, benzer bir olay Kavlit Köyü’nde de yaşandı. Köy sakinlerinden Hacı Molla Sait’e kızını kendi elleriyle boğazlamasını söyleyen caniler, baba her “hayır” dediğinde bir organını keserek işkenceyle öldürdüler. Aynı köyde yaşayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz’a defalarca tecavüz eden Ermeniler, Çarıksız Köyü’nde de bir çocuğu süngüye takıp kuzu çevirir gibi kızarttılar. Trabzon’da yeni doğmuş bebekleri havaya fırlatıp altlarına koydukları süngülerin üzerine düşmelerini izlediler. Ustici Köyü’nde 6 aylık bir bebeği diri diri tandır ateşine atılan Zeliha adlı kadını, bir bacağı ateşte, eli kolu bağlı, yavrusunun ölümünü izlemeye mecbur edip zulmettiler.

ERMENİ MEZALİMİ -11-

Topraktan Ermenilerin katlettiği Türklerin kemikleri fışkırıyor!..

At, eşek, köpek iskeletlerinden “sözde soykırım” veya “derin devlet cinayetleri” delili yaratmaya çalışanlar bu gerçeğe kör... Van, Erzurum, Kars ve Iğdır’da ortaya çıkarılan toplu mezarlarda, bilim adamlarının işkence ile öldürüldüklerini tespit ettiği yüzlerce Türk’ün kemikleri çıkarıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’da Ermeniler tarafından katledilen Türklerin “belgelenmiş” sayısı 517 bin 955. Tarihçiler,olayların tarihi ve yeri belli olduğu halde sayı tespiti yapılamayan mezalim kurbanlarıyla bu sayının 2 milyonu bulduğunu söylüyor. 1897 doğumlu Ayşe Sevimli, “Cephane yok, silah yardımı yok... Ermeniler köye girdiler. Mevzilerde şehit olanlar oldu. Diğerlerini evlere doldurup gazyağı döküp ateşe verdiler. Aşağılarda bir samanlık vardı. Biz oraya saklandık. Ermeniler buldukları herkesi öldürdüler. Samanlığa da ateş ettiler. Bizden başka iki kadın daha kurtuldu. Gece yarısı dışarıya çıktık, ya Rabbi kimseye gösterme, kan, ateş, inlemeler, feryatlar göğe yükseliyordu. Birisinin butlarına cepler açıp nişanlar çizdiklerini, eziyet ettiklerini gördüm. Bu Seyyad Onbaşı idi. Derenin öbür tarafında beş erkeği kollarından birbirlerine bağlamış, kurşun sıkıyorlardı. Onlar yere yıkılınca defalarca süngüleyerek öldürdüler. Allahım sen gösterme bir daha” diyor Zeve’de yaşadıklarını anlatırken. İŞKENCE İZLERİ... Van’ın Çitören köyü yakınında olan Zeve şehitliğindeki toplu mezar, katliamın tanıklarından İbrahim Sargın’ın ifadeleri doğrultusunda bulundu. 4 Nisan 1990’da yapılan kazıda, kafatasları kırık ve ezik, kemikleri çatlak ve yanık iskeletler bulundu. 8 köyden topladıkları 2 bin 2 bin 500 kişiyi Zeve’de rasgele evlere ve ahırlara dolduran Ermeniler, her türlü işkenceyi yapıp üzerlerine ateş açmış, sonra da her yeri yakmışlardı. Yine Van’da, bu kez Erciş’e bağlı Çavuşoğlu’nda bir evin temel hafriyatı sırasında tesadüfen bulunan 5’i kadın 9 insan iskeleti üzerinde yapılan antropolojik inceleme, uğradıkları vahşetin boyutlarını ortaya koydu. Biri 15 yaşındaki bir kız çocuğuna, ikisi 17-18 yaşlarında, diğerleri de 30 yaş ve üstü Türkler’e ait bu iskeletler üzerinde inceleme yapan Prof. Dr. Metin Özbek,hepsinin kafataslarında kesici aletlerin bıraktığı darbe izlerinin bulunduğuna dikkat çekti ve bilimsel hükmünü verdi: “Bilinçli olarak katledilmiş ve işkence ile öldürülmüşlerdir!” Hacettepe Üniversitesi’nde hazırlanan rapora göre kadınlara ait kafataslarından birinde beyin hedef alınarak indirilen iki darbe izi, diğerinde dört kesme izi vardı. Balta olabileceği düşünülen kesici alet kafatasını yarıp beyne kadar girmişti. Erkeklere ait kafataslarından birinden kurbanın önce kulağının koparıldığı, sonra sol gözünün oyulduğu, beyne giren üçüncü darbeden sonra, tam tepesinden bir dördüncüsünün ve bütün kafatasını yaran beşincisinin indirildiği anlaşılıyordu. Bu kişi dehşetli saldırının ardından bir de ateşe atılmıştı! Diğer kafatasları da aynı izleri taşıyordu; aralarındaki tek fark ölümcül darbenin kaçıncı vuruşta geldiğiydi! 26 Haziran 1991’de Arkeolog Prof. Dr. Cevat Başaran başkanlığında Kars Subatan’da yapılan kazıdaki ilk mezarın en üst tabakasında -1 yaş arası bebeklere ait iskeletler, birkaç metre derininde 12 çocuk ve 3 yetişkin olmak üzere 15 iskelet, Köseoğlulları Mahallesindeki ikinci mezarda 180 iskelet, Tıttıp sokağındaki üçüncü mezarda 257’nin üzerinde çocuk iskeleti ve Köy caminin güneyinde ki samanlıkta 350’nin üzerinde iskelet ortaya çıkarıldı. İlk mezarda ortaya çıkarılan kadın iskeleti kucağındaki kız çocuğuna sarılmış haldeydi! YOLLAR KÖPEKLERİN YEDİĞİ CESETLERLE KAPLIYDI Ermeni vahşetinin 120 yaşındaki tanığı Fariz Öztürk ve 95 yaşındaki Durağa Öztürk’ün “Kafalarına balta vurularak ve karınlarına süngü sokularak öldürülenler sokaklarda bırakıldılar” dedikleri Subatan’a giren Türk askerlerinin karşılaştığı manzara bu ifadeleri doğrular nitelikteydi. Ağır bir kokuyla kaplanan Subatan sokakları köpeklerce yenilmiş cesetlerle doluydu. TANDIR DAMI KATLİAMI Kazım Karabekir’in hatırlarında verdiği bilgilerden yola çıkılarak 7 Ekim 1988 günü yapılan Erzurum Yeşilyayla kazısında, bir samanlığa doldurularak yakılmış yaşlı, erkek, kadın ve çocuklara ait 100’e yakın iskelete ulaşıldı. Ermeni mezaliminin yarasının hala kanadığı yerlerden Iğdır Oba Köyü’nde, 1 Mart 1986’da Sakine Aksu’nun anlatımı doğrultusunda yapılan kazıda kafataslarının üzerinde delik, çatlak ve kırıklar bulunan 90’a yakın ceset bulundu. Bunlar tüyler ürperten Tandır Damı katliamında can veren kişilerdi. Hepsi silahsız ve sivil olan bu insanlar işkenceyle bir tandır evine sokulmuş, yüzü koyun yatırılmış, bacadan üzerlerine gazyağı dökülmüş ve tandır damının ateşe verilmesiyle diri diri yakılmışlardı!

ERMENİ MEZALİMİ -10-

Türkleri öldürme teknikleri

Ermeni komitelerinin talimatnameleri katliam metodolojisi gibiydi... 1. Kama, 2. Tabancı, 3. Boğmak/Zehirlemek Hınçakyan İhtilal Komitesi Azası’nın Vazifelerine Dair Talimatname’nin sekizinci maddesi aynen şöyleydi: “Komitenin bir de cellatbaşı bulunmalı. Cellatbaşının maiyetinde, kendisiyle hemfikir bir fırka daha bulunmalı, bunların vazifesi de heyetin emrinden hariç olmamak şartıyla dahilen ve haricen muzır olan adamları katletmektir. Üç nevi ceza vardır: Biri tekdir, biri sopa, biri ölüm. Ölüm de üç türlüdür: Birincisi kama, ikincisi revölver (tabanca), üçüncüsü boğmak veyahut tesmim etmek(zehirlemek)tir.” Ermeniler Türklerin hangi teknikler kullanılarak öldürülecekleri gibi evlerinin, köylerinin, kentlerinin, kamu kurumlarının hangi yöntemlerle yok edileceğini de önceden belirlemişti: “Evvela dinamit güllesi, ikinci olarak dinamit suyu, üçüncü olarak baruttan mamul patlayıcı cinsi!” KÖYLERE HÜCUM... 1910’da basılan Müdafaa-i Şahsiyye İçin Talimat’ta köy baskınlarının “püf noktaları” verildi: “- Hücum edilecek köyün yalnız üç tarafı muhasara altına alınmalı, sakinlerinin kaçmaları için bir taraf serbest bırakılmalıdır. (Köy eğer dört taraftan muhasaraya alınırsa, düşman son gayretle karşı koyarak zaferi tehlikeye sokabilir) Yalnız serbest bırakılan tarafta, bir baskıncı grup gizlenerek kaçanları sıkıştırıp onları zarara sokmalıdır. - Düşmanı şaşırtmak için, hücum zamanı olarak fecir vaktini seçmelidir. - Telaş ve kargaşalığın tam manasıyla sağlanması için, yangın çıkarmak ve bunu birkaç yerde birden yaparak genişlemek icabeder. ” Kod adı: NEMESİS! Türklere ve ayaklanmayan Ermenilere karşı “intikam operasyonu” yaptılar. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı Fetali Han Hoyski, 19 Haziran 1920’de Tiflis’te Aram Yerganyan ve Misak Kirakosyan adlı Ermeni katiller tarafından katledildi. Aynı saldırıda Azerbaycan eski Adalet Bakanı Halil Bey Hasmemmedov ağır yaralandı. Ermenilerin Avrupa’da ses getirecek eylemlere imza atmak niyetindeydi. Bu kez Azerbaycan’lı Bakan Behbud Han Civanşir hedef seçildi. Fransızlar tarafından korunan (!) Civanşir, 18 Temmuz 1921’de İstanbul’da Pera Palas Oteli önünde öldürüldü. İngiliz askeri savcı Rickatson-Hatt katil Misak Torlakyan için ölüm cezası talebinde bulununca görevinden alındı. İtilaf Devletlerinin kurduğu mahkemede yargılanan Torlakyan suçunu itiraf etmesine rağmen “zihinsel durumu” gerekçe gösterilerek beraat ettirildi ve ABD’ye gönderildi. Tehcir sırasında Sadrazam olan ve Malta’dan tahliyesinin ardından Roma’ya giden Said Halim Paşa 5 Aralık 1921’de, evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Ermenistan’ın eski Roma elçisi Mikael Vartanyan’ın kontrolündeki tetikçi Arşavir Şiragyan yargılanmadı. Teşkilat-ı Mahsusa ve Adli Tıp kurucularından Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey aynı gün; 17 Nisan 1922’de Berlin’de Aram Yerganian ve Ajan T. kod adlı Ermeni katillerin suikastı sonucu şehit oldu. İttihat ve Terakki’nin “Üç Paşalar” olarak bilinen liderlerinden Cemal Paşa (Gazeteci Hasan Cemal’in de dedesidir), 25 Temmuz 1920’de Falih Rıfkı Atay’ın deyişiyle “Bolşevikler hesabına on binlercesine kendi eli ile hayat vermiş olduğu Ermeniler tarafından” öldürüldü. Tiflis’teki suikasttan sonra tutuklanan katiller Stefan Çekiçyan ve Bedros D. Bogosyan (kimi kaynaklara göre de Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan) serbest bırakıldı. Ve Enver Paşa Osmanlı Başkomutanı ve Harbiye Nazırı, 4 Ağustos 1922’de Turan Kağanlığı kurmak üzere çarpışırken, Tacikistan’da Belçivan yakınlarında Agop Melkovyan komutasındaki Bolşevik Ermeniler tarafından havan topu ile öldürüldü. Ermeniler sadece Türklere değil Türklere düşman olmayanlara(!) da kin güdüyordu. Nitekim Türklerle işbirliği yaptıkları öne sürülen Hemayag Aramyan, Mıgırdıç Harotunyan, Vahe Ihsan Yesayan ve daha çok sayıda Ermeni, Ermeni kurşunlarıyla can verdi. İNTİKAM TANRIÇASI Bir tekinin bile katilleri cezaandırılmamış olan bu cinayetler silsilesi kişisel eylemlerden oluşmuyordu. Katledilenlerin tamamı, 1919’da Erivan’da yapılan Taşnaksutyun 9. Kurultayı’nda oluşturulan “ölüm listesi” deydi. Ermenilerin, Türklere ve Türk Devleti’ne karşı ayaklanmayan soydaşlarına karşı başlattıkları “intikam operasyonu” için manidar bir isim seçildi: Nemesis! İlk etapta 41 toplam 650 kişinin öldürülmesinin planlandığı operasyona adını veren Nemesis, Yunan mitolojisinde “merhametsizliğin” timsaliydi. M.Ö. 8. yüzyılda yaşadığı düşünülen Ozan Hesiodos adaletin yolunu intikamdan geçiren ve Ermenilere ilham veren Yunan Tanrıçasını şöyle tarif etmişti: “Ölümcül Nyx (Gece) Nemesis’i doğurdu, fani insana acı vermek için!” KATLİAM KOOPERATİFİ Taşnaksutyun’un suikastların yapılabilmesi için “fon” oluşturduğu ve adeta bir “katliam kooperatifi” tarafından yürütülen Nemesis Operasyonu’nun başında, Talat Paşa’nın katili Tehliryan’a “Talât’a ateş edip kafatasını parçalayacaksın. Vurduktan sonra kaçmayacak, ayağın ile cesedinin üzerine basacak ve polisin gelip seni almasını bekleyeceksin. Bu sayede, Ermeniler’in yaşadığı büyük trajediyi bütün dünya öğrenmiş olacak” talimatını veren ve asıl adı Hagop der Hagopian olan Şaan Natali vardı. Elazığ Amerikan Koleji’nde yetiştirilen Natali, Türkiye’deki “görevini” tamamladıktan sonra ABD’ye yerleşti. 99 yaşında ölen Natali’ye yönettiği katliamların hesabı sorulmadığı gibi “kahraman” ilan edildi.

Perşembe, Nisan 19, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -9-

“Talat Paşa’yı öldürmeye ant içtim” diyen Ermeni katili 1.5 günde beraat ettirdiler
Selcan Tasci - Yenicag Gazetesi

“Ermenilerin taleplerini haklı gösterecek tarihi hiçbir hakları yoktur... Osmanlılara iltica etmiş olan bu halk, hüsnü kabul ve daima vatandaş muamelesi gördü... Memleketin gerek saadetinden gerek ıstıraplarından daima menfaat temin ediyorlardı... Bu lütuflara teşekkür olarak şimdi ekseriyeti teşkil eden nüfusu kovmak ve istiklallerini elde etmek üzere Osmanlı vatanının bir parçasını koparmak istiyorlar. Tarih bu çeşit nankörlüğün bir eşini kaydetmemiştir...” yazarken, bu “nankörlüğün” ilk kurbanı olarak “arkasından vurulacağını” tahmin etmiş miydi acaba!
1921 yılıydı; Mart’ın 15’i. Günlerden salı. Saat onbir suları. Berlin’de Hardenbergs’teki evinden çıkan Talat Paşa, arkasından sinsice yaklaşan Sogomon Tehleryan adlı Ermeni’nin kafasına sıktığı kurşunla yere yığıldı. Beyni dağılmıştı. “O kaldırım” da öylece, tam iki saat kaldı. Tek başınaydı. Yerde cansız yatan kişinin kim olduğu dakikalar sonra anlaşıldı...
Tehleryan kaçmaya çalıştı ancak başaramadı; Nikolaus Jessen adlı bir satıcı tarafından yakalandı.
TÜRK ÖLDÜRMEK BİZİM İÇİN VAZİFEDİR
Talat Paşa’yı katleden Ermeni katilin yargılandığı mahkeme sadece 1.5 gün sürdü. Ortada bir cinayet, tanıklar, deliller; kısacası Alman yasalarına göre “idam” la cezalandırılmasını sağlayacak ne lazımsa vardı. Lakin sonuç öyle olmadı. Berlin’de 2-3 Haziran 1921’de görülen davada Tehleryan’ın beraatına karar verildi.
Mahkeme, sorgusunda gayet bilinçli bir şekilde, “Almanya’ya sadece Talat Paşa’yı öldürmek için geldim” diyen katilin “saralı” olduğuna ve bilinç kaybı yaşadığına hükmetti. Oysa Tehleryan cinayeti en ince ayrıntısına kadar planladığı böyle itiraf etmişti:
“Talat Paşa’yı öldürmeye ant içtim... Ermeni asıllı bazı vatandaşlar Talat Paşa’yı öldürmem için para verdi. Epeydir Berlin’deydim... Onu rahatça izlemek ve alışkanlıklarını ezberlemek için tam karşısındaki binada oda tutum... Şimdi, Talat Paşa’nın öldüğünü duyan vatandaşlarım rahat bir nefes alacak ve bu başarımdan ötürü benimle iftihar edeceklerdir, bunu düşününce seviniyorum. Cinayeti sadece bu duyguyu tatmak için işledim, bu cinayeti soğukkanlı bir şekilde önceden hesaplayarak, hazırlanarak işlediğimi itiraf ediyorum, sorumluluğu vicdan rahatlığıyla taşıyorum.”
Mahkemede yargıcın kendisine “Talat Paşa’yı öldürmek istediniz mi” diye sorması üzerine Tehleryan şu cevabı vermişti:
- Soruyu anlamıyorum. Öldürdüğümü söyledim ya!
Ermeni katil, “Bir insan öldürdüm, ama katil değilim... Türkleri iyiliğe götürecek kimseleri ortadan kaldırmak bizim için vazifedir(!)” diyordu.
Bu Tehleryan’ın ilk cinayeti de değildi. Daha önce İstanbul’da Türklerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle Mıgırdiçyanadlı bir Ermeni doktoru öldürmüştü. Ermeni iddialarının ateşli savunucularından Tessa Hofmann,Tehleryan’ın Taşnak Partisi komandolarından(!) olduğunu iftiharla ilan etmişti!

CİNAYETE KAHRAMANLIK KILIFI
Almanya’daki mahkemede çok garip, hukuk tarihinde belki de eşi görülmeyen bir şey oldu; “katil” değil “maktul” yargılandı!
Bunun sebebi, Alman savcılığının yargılamanın başlamasından sadece bir hafta önce 26 Mayıs 1921’de Prusya Adalet Bakanlığı’na gönderdiği şu yazıda gizliydi:
“Sanık avukatlarının, yani katilin avukatlarının öncelikle bu suikastı Türk boyunduruğuna karşı acı çeken Hristiyan bir halkın, yani Ermenilerin hürriyet uğruna kahramanca atılımı olarak yansıtacakları beklenebilir.”
Osmanlı ordusunda görev yapan Korgeneral Bronsart von Schellendorf hem bu durumu hem de kendilerinin tanık olarak dinlenmemesini protesto etmek amacıyla 24 Temmuz 1921’de Deutsche Algemenie Zeitung’da bir açık mektup yayınladı.
Mektubunda doğu illerindeki isyanlara da dikkat çeken Schellendorf, “Talat, ne yapacağı belli olmayan kindar bir katil değil, ileri görüşlü bir devlet adamıydı. Talat, Ermenilerin bölgeden çıkarılmaları konusunun, ’Türkler Hristiyanlara zulmediyor’iddiasını ortaya atarak propaganda amaçlı kullanılacağını tahmin ediyordu ve sadece bu yüzden her türlü sert uygulamalardan kaçınırdı. Haklı çıktı. Propaganda başlatıldı ve yurt dışında her yerde, Hristiyanlara zulüm yapıldığı şeklindeki bu inanılmaz aptallığa inanıldı?” diyordu.

YİNE İNGİLİZ PARMAĞI
Talat Paşa’nın ölümünden kısa süre sonra Alman gazetelerinde ilginç bir haber yayımlandı. Berlin’de yaşayan Hintli bir zengin, şoförü tarafından öldürülmüştü. Eşinin ifadesine göre bu kişi, İngilizlerin Talat Paşa’yı katlettiren komiteye verdiği ödülle ilgili sırlara vakıftı. 1935 yılında yaşanan bir başka ilginç olayda ise Amerikan polisi, Tehleryan’ı azmettirenlerin izini bulduklarını açıklamasına karşın konunun üstü kapatılmıştı.

Öpmekle doyamam... Vatan toprağını yiyeceğim!
Berlin’de bir dostuyla sohbeti sırasında Selanik’te sürgün cezasına çarptırılan Bulgar komitacıların, vatanlarından ayrılmadan önce rıhtım üzerinde toplanıp, hep birden eğilerek toprağı öptüklerini, bunun onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesi olduğunu anlatan Talat Paşa, dostunun “Her halde siz de onlar gibi toprağı öpeceksiniz...” demesi üzerine şu cevabı verir:
“Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki... Yiyeceğim vatan toprağını, yiyeceğim...”

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=66205

Çarşamba, Nisan 18, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -8-

Cami avlusu bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülüydü
Selcan Tasci - Yenicag Gazetesi

Bu vahşet karşısında işgalci Rus askerlerinin bile kanı dondu.
Rus belgeleri, Talat Paşa’nın hatıralarında önemli bir yere sahip. Erzurum ve Deveboynu Mevkileri Muvakkat ve Topçu İkinci Alayı Kumandanı Rus Yarbay Twerdokhleboff’un tanık olduğu Ermeni katliamlarını not ettiği 16 Nisan 1918 tarihli belge de onlardan biri.
“Ermenilerin Türklere tahammül edemedikleri herkesçe malumdur; buna rağmen daima bir mazlum rolü takınmış ve bilgi dereceleri ve dinleri neticesi olarak en ağır muamelelerin kurbanı olduklarına bütün dünyayı hakikaten ikna edebilmişlerdir” diyen Twerdokhleboff, Erzurum’da karşılaştığı insanlık dışı manzarayı şöyle anlatıyor:
Yetmiş yaşında iki Türk’ü hapishaneye götürmekte olan bir gruba rastladım. Ermeni asker hırs içinde idi ve telle örülmüş bir kamçıyı sallayarak vahşi bir tavırla biçareleri sürüyordu. Bu askerleri biçare yetmişliklere daha insanca muamele yapmaları lüzumuna ikna etmeğe çalıştım. Güruhu idare etmekte olan Ermeni üzerime geldi ve kamçısı ile beni tehdit ederek “Bizleri kana boğmuş olanları müdafaa ve onlara yardım etmeğe cesaret ediyorsunuz” diye haykırdı...

KÖR SATIRLA KAFASI KOPARILAN ÇOCUKLAR
Erzincan’dan Erzurum’a çekilen Ermeni çetelerinin yolları üstündeki bütün Müslüman köylerini “en vahşi şekilde” yok ettiğini kaydeden Twerdokhleboff, Rus Başkumandanı Odişeliceve Yarbay Girasnoff’dan işittiklerini dehşetle aktarıyor:
İlice köyünden kaçamamış olan bütün Türklerin katledildiklerini ve başları kör satırla koparılmış olan sayısız çocuk cesedi gördüğünü bana söyledi.
28 Şubat’ta yani katliamdan üç hafta sonra İlice’den dönen Yarbay Girasnoff bana şunları anlatmıştır:
Köye giden yollarda uzuvları hurdahaş olmuş cesetlere rastlanmıştır; yoldan geçen her Ermeni bir de küfür savurarak bunlara tükürmekte imiş.
Caminin 10-15 Saşen (10 metre = 4.69 Saşen) büyüklüğündeki avlusu takriben bir buçuk metre yüksekliğinde cesetle örtülü idi. Bunlar arasında her yaşta kadın, erkek, çocuk ve ihtiyar bulunuyordu. Kadınların vücutlarında ırza geçme alametleri gözüküyordu; kadın ve genç kızların tenasül aletlerine fişekler sokulmuştu. Yarbay Girasnoff Ermeni kıtalarında telefoncu olarak çalışan birkaç genç Ermeni kızını cami avlusuna çağırarak, vatandaşlarının yaptığı vahşeti göstermiş ve kapalı bir tekdir mahiyetinde olmak üzere bununla iftihar edebileceklerini söylemiştir. Fakat bu manzara karşısında dehşet içinde kalacakları yerde sevinçten güldüklerini görünce, Girasnoff’u nefretle karışık bir hayret kaplamıştır. Heyecana kapılarak onlara küfretmiş ve Ermenilerin kadınları da dahil en alçak ve barbar bir millet olduğunu söylemiştir...

BİR GECEDE 3 BİN CİNAYET
Twerdokhleboff’un kaleme aldığı Rus belgesinde Ermeni itirafları da var:
Alaca mıntıka kumandanının müteahhidi olan bir Ermeni, yapılan gayri insani muameleler hakkında şunları anlatmıştır:
Ermeniler bir Türk kadınının kalbini çıkardıktan sonra bir duvara baş aşağı çakmışlardır.
Talat Paşa’nın Twerdokhleboff’’tan yaptığı alıntıda Büyük Erzurum Katliamı sonrasında yaşananlar da anlatılıyor:
26 Şubat’ı 27’ye bağlayan gecede Rus subaylarını aldatmış olan Ermeniler yeni bir katliama sebebiyet verdiler. Bu katliam tesadüfi değildi. O zamana kadar tevkif edilmiş Türkler toplattırılarak bir bir öldürüldüler. Ermeniler bu gece işlenen katliamların sayısının üç bini bulduğunu iftiharla anlatıyorlardı...

Hayvanlar gibi boğup kuyulara attılar
İkaz ettikleri Ermenilerden, “Çok ufak bir ekalliyet teşkil eden Ermeniler tarafından yapılan cinayetlerin bütün milletin şerefine halel getirmeyeceği ve makul Ermenilerin (...) bu muamelelere mani olmak için mümkün olan her şeyi yapacakları” cevabını aldıktan hemen sonra, bakın hangi haberi almış Yarbay Twerdokhleboff:
Tekrar ve tekrar edilen bu teminatlardan az sonra Erzincan’daki Türklerin öldürüldüğü haberini aldık. Çeteler tarafından değil, fakat şehrin doktoru ve ordu müteahhitleri tarafından tertip olunan bu katliamın izah edeceğim teferruatını bizzat Başkumandan Odişelice’nin ağzından işittim:
Silahsız vesair her türlü müdafaa vasıtalarından mahrum olan sekiz yüz Türk öldürülmüştü. Ermeniler büyük kuyular kazmış ve oraya götürülen zavallı Türkleri hayvanlar gibi boğduktan sonra üst üste içeri atmışlardır. Bu idam ameliyelerini idare etmekte olan bir Ermeni bedbaht kurbanlarını sayarak “Yalnız yetmişe mi vardık, o halde daha on kişi için yer var haydi bakalım” diye bağırmıştır. Bunu müteakip boşluğu doldurmak üzere on biçare daha öldürülmüş ve üstü toprakla örtülmüştür. Müteahhidin kendisi eğlenmek maksadı ile seksen biçareyi bir eve kapamış ve evden çıkanları birer birer kafalarına vurmak sureti ile bizzat öldürmüştür...

Hiçbir Ermeni’nin bir Türk için öldürüldüğü görülmüş müdür?
Yarbay Twerdokhleboff’un, haklı bir sebep olmaksızın bir Türk’ü öldürdüğünü tespit ettiği Ermeni’yi hapsedip, Divan-ı Harb’e verilmesini emrettikten sonra şahit olduğu şu konuşma manidar:
Ermeni subaylardan biri kendisine asılacağını söylediği zaman katil hiddetle yerinden fırlayarak hayretler içinde, “Hiçbir Ermeni’nin bir Türk için öldürüldüğü görülmüş müdür” diye bağırdı!

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=66161

Salı, Nisan 17, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -7-

Önce Nusret Bey’i, peşinden Türk milletini idam ettiler!..

“Galip bir hükümetin askeri neden karşılanmıyor” diye kendisine çıkışmaya kalkışan İngiliz subaylarına “Haksız yere memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamaya çıkmak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz” diyen Nusret Bey’in Ermeni şahitlerin ifadelerine dayanarak idamından beş gün sonra Türk Milleti’ni tarihe gömmek üzere hazırlanan Sevr imzalandı. Tarihi ihanet-nefret ve cinayet şebekesinin hakkı teslim edilmemiş kurbanlarından birini, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i konuk ediyoruz bugün. O, 14 Ekim 1922 günü, Kaymakam Kemal Bey ve Dr. Reşit Bey ile birlikte TBMM’de “Milli Şehit” ilan edilen üçüncü kişiydi. “Tehcir sırasında Ermeniler’in ölmesi, mallarının gasp edilmesi, ırzlarına geçilmesi”nin sorumlusu olmakla suçlanan Nusret Bey, 5 Ağustos 1920 günü yani İstanbul Hükümeti’nin, “Türk Milleti’nin ölüm fermanı” Sevr’i imzalamasından sadece beş gün önce Beyazıt Meydanı’nda idam edilmişti. Bu sona uğratılacağına uzun müddet ihtimal vermemişti. Hem Bayburt’ta kaymakam olduğu sırada hem de bizzat dönemin Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal tarafından atandığı Urfa’daki mutasarrıflığı sırasında varlığını milletine adamıştı. Bayburt’ta katliamcı Ermenilerin Erzincan’a sevkini sağlamış, Urfa’da da Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra işgale karşı Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı’nın kurucuları arasında yer almıştı. SAVUNMASI ENGELLENDİ 6 Kasım 1919 günü Erenköy’deki evine gelen sivil polisler tutuklama gerekçesinin “Ermeni tehcirindeki hareketleri” olduğunu söylediğinde en küçük tedirginlik hissetmemişti. Daha önce aynı iddiayla yargılanmış ve suçsuz bulunmuştu. Beraat ettiği suçtan yargılayıp bir de cezalandıracaklar mıydı! Nusret Bey’in aklının ucundan geçmeyen başına geldi. Tutuklandı, Damat Ferit’in, başına Nemrut Mustafa’yı atadığı I. Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemesi’nde yargılanmasına başlandı. Bu sırada mahkemenin “Teşkilat ve Vazifeleri” hakkındaki genelge açıklandı; “Ermeni tehciri” davaları öncelikli görüşülecek, yargılamalar gizli yapılacak ve sanıklar avukat bulunduramayacaktı! GAZETE İLANIYLA ŞAHİT Nusret Bey hakkındaki suçlamalar öyle asılsızdı ki, mahkeme “gazete ilanıyla şahit aramak” durumunda kalmıştı. 29 Nisan 1920 tarihli Serbesti gazetesinde şöyle bir ilan yayınlandı: “Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetinden, Bayburt ve Ergani Madeni taktil ve tehciri meselesine dair malumat ve meşhudatı olanların Divanı Harbe gelmeleri ilan olunur.” 30 Nisan 1920’de Peyam-ı Sabah’ta çıkan ilan metni ise şöyleydi: “Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetinden, Bayburt ve Ergani Madeninden tehcir olunup ahiren avdet eden müslim ve gayrimüslimlerden Dersaade’de bulunanların önümüzdeki cumartesi günü zevali saat 10’da Divan-ı Harb-i Örfi’de hazır bulunmaları beyan olunur.” Hazır bulundular... İçlerinden üç kadının; Agoni Markayan, Varsenik Arisyan Arakel ve Erfahi Arakel’in, hakimin “Nusret Bey burada mı? Kendisini tanıyor musunuz?” sorusuna, önce Nusret Bey’in suratına baka baka “Tanıyoruz. Ama burada değil” cevabını vermiş, dışarıya çıkarılıp sözleri yeniden ezberletildikten sonra ise salonda bulunan Nusret Bey’i işaret etmiş olmaları bu yargılamanın da Kemal Bey’inkinden farklı olmayacağının kanıtıydı. İddialara konu olan olaylar sırasında 7, mahkeme esnasında da 12 yaşında olan Hampartsun adlı çocuğun Nusret Bey’den bahsederken, sadece ailesi ve nüfus memurlarının bildiği ön adını da kullanıyor (Mehmet )olması, “fişleme” nin tam tekmil yapıldığının işaretiydi. ENGİZİSYONDAN BETER Nusret Bey dava sonunda beraat edeceğinden emindi. Hatta Mülazım Reşat Bey ve Süreyya Sami Bey’in “kaçıp Anadolu harekatına katılma” yönündeki tekliflerini hep reddetmişti: - Muhakemem bitmek üzere. Beraat edeceğim muhakkak. Bu vaziyette niçin kaçayım? Beraat edince toplanan maaşlarımı alır, borçlarımı öder, Anadolu’ya geçerim! Nemrut Mustafa ve patrikhanenin yalancı şahitleri böyle inançlı birini bile isyan ettirdi: - Hayatımda ne böyle bir muhakeme gördüm, ne de böyle bir mahkeme heyeti... Tarihte okuduğumuz engizisyon mahkemeleri bile bu derece tarafgirane ve zalimane davranmamışlardır! Bir duruşma dönüşünde, Nusret Bey’in Bekirağa Bölüğü’ndeki arkadaşlarına anlattığı “mahkeme tiyatrosu” şöyleydi: - İçeri bir Ermeni getirdiler. Başladı anlatmaya. Mübarek, bülbül gibi ötüyordu... Filan senenin, filan ayının, filan gününde, filan kasabanın şu kadar kilometre doğusunda tehcir kafilesiyle beraber bir vadinin içinden geçiyormuş. Karşılarına ben çıkmışım. Altımda beyaz bir at varmış. Tepeden tırnağa kadar silahlı imişim. Kafileyi durdurtmuş ve jandarmalara “vur” emri vermişim. Müthiş bir yaylım ateş, bir daha... Feryatlar, iniltiler, can çekişme hırıltıları ve sonra derin bir sessizlik. Peki hepsi öldüğü halde bu şahit efendi şimdi burada nasıl bulunuyor? NEMRUT MUSTAFA’NIN HÜKÜM USULSÜZLÜĞÜ Mahkeme üyelerinden Ferhat Bey’e göre Nusret Bey görevi ihmalden yargılanmalı ve en çok üç yıl ceza almalıydı. Nemrut Mustafa “idam” da ısrarlı olunca tartışma çıktı. Nusret Bey hakkında verilen ilk karar “15 ay kürek cezası” ydı. Ancak Ermenilerin talepleri üzerine Nusret Bey’i idam etmeyi kafasına koyan Nemrut Mustafa hükmün imzalanmış olmasını umursamadı ve Ferhat Bey olmaksızın topladığı azalara istediği kararı aldırdı. İnfaz Ferhat Bey’in imzasıyla mümkündü. Bu “engeli” aşmak için idama karşı çıkan Ferhat Bey III.Divan-ı Harbi Örfi azalığına atandı, yerine Mirliva Niyazi Bey getirildi. Karar 4 Ağustos 1920’de padişah tarafından onaylandı ve 5 Ağustos 1920’de Nusret Bey Beyazıt Meydanı’nda idam edildi. Vatanım yaşasın, elbet bir gün hesabı sorulur Nusret Bey, idam locasına gitmek üzere Bekirağa Bölüğü’ndeki koğuş arkadaşlarından ayrılırken onlara “intikamının alınmasını” vasiyet etti: “Düşmanlarımıza hoş görünmek için masum bir Türk kellesi daha uçurmak istediler. İktidar ellerinde yaparlar. Fakat bunların hesabını sizler sorup arayacaksınız. Anadolu’daki kahramanlar benim intikamımı behemehal almalıdırlar.” ÇOCUKLARIMI SOKAKTA BIRAKMA Son mektubunda ailesini kardeşi Cevdet’e emanet ederken, kanına girenin Nemrut Mustafa olduğunu not düşüyordu: “Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Validesi çocuklarımın terbiyesine baksın. Babaları mücrim değil, şehittir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblağ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir hesabı sorulur. Masumların ahı büyüktür. Bir masumun kanıyla oynayan şu Mustafa Paşa’nın hainane hareketleri bu dünyada kendisine kar kalacak mı?.. Elveda kardeşim, hakkınızı helal edin.”

ERMENİ MEZALİMİ -6-

“Ermeni tazıları”nın eğlencesi olacağıma ölmeyi tercih ederim

Tehcir kararını uyguladığı için “kara liste”ye alınan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’i intihara sürüklediler. Yıl 1919... Ocak ayının son günleriydi. Bekirağa Bölüğü’nden başlayan kovalamaca Beşiktaş’ta bir sokak arasından yükselen tek el silah sesiyle bitti. Beynine sıktığı mermiyle hayata gözlerini yuman genç adamın cebinden çıkan not şöyleydi: AİLESİNE BÖYLE VEDA ETTİ “Pek sevgili refikam ve çocuklarım. Firarımdan dolayı Muhafız Paşa ile Polis Müdürü bütün şiddet ve kuvvetleriyle beni arıyorlar, Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişlermiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali programımı sekteye uğrattı. Utanmadan teslim olmaklığımı tavsiye ediyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Rövelverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır. Hayatımın bence hiçbir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini tamamıyla size hasr ve tahsis ederim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. Herkes beni Ermeni malı ile zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temin-i maişetten aciz bırakıyorum. Bu da talihin bir cilvesi...” MÜSLÜMAN AHALİYİ KATLEDECEKLERDİ Son günlerini peşindeki “Ermeni tazıları” ndan kaçmakla geçiren ve ne yazık ki mütareke İstanbul’unda sığınabileceği bir “dost evi” bulmakta zorlanan kişi Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’di. Şehirde bulunduğu süre içinde “Tekalifi Harbiye ambarları, askeri nakliyat ve bütün önemli işlerin Ermeni Komitecilerin ellerine bırakıldığını, Ermeni ruhani reis ve papazların ” kurtuluş günü erişti, hazırlanınız, gerekirse çift hayvanlarınızı satıp silahlanınız, muvaffak olduktan sonra Müslümanların serveti, mülkleri bize kalacaktır “ türünden konuşmalarla cemaatlerini zehirlediğini, Ermeni istiklal şarkıları ve ” Şimdiye kadar siz hakim millet idiniz, bundan sonra biz hakim, siz mahkumsunuz “ hitaplarıyla halkın tahrik edildiğini” görmüş, yaptığı aramalarda “bütün Müslüman ahali katledilecektir” yazılı harekat planları bulmuştu. Kafasını ellerinin arasına aldı ve “Hey Doktor Reşit” dedi kendi kendine; “Ortada iki ihtimal var; ya Ermeniler Türkleri temizleyecek, bu memlekete sahip çıkacak veya Türkler tarafından temizlenecekler...” Seçimini yaptı. Ve bir an dahi tereddüt etmeksizin “tehcir” kararını uyguladı. Mensubu olduğu milletin ve memuru olduğu devletin menfaatini korumaktaki kararlılığı onun da Kemal Bey gibi “kara liste” ye alınmasına sebep oldu. İTİLAF DEVLETLERİNE MEYDAN OKUMA Ocak 1919’da İstanbul’da yakalanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilen Reşit Bey’in cezaevinden kaçışı en çok idamını planlayan İngilizleri öfkelendirdi. Amiral Calthorpe’un ikinci müsteşarı Mr. Ryan aracılığıyla Tevfik Paşa’ya yolladığı mesaj netti: “Olayı pek vahim görmekteyim. Bu, yalnız Türk hükûmetine karşı değil, aynı zamanda İtilâf devletlerine karşı bir meydan okumadır... Ermeni kırımı İngiltere’de duyulduğu zaman İngiliz devlet adamları ilgili kişilerin sorumlu tutulacaklarını uygar dünyaya vaadetmişlerdi. İngiliz hükûmeti sözünü yerine getirmeye kararlıdır. Reşit Bey’in kaçışını, küçük memurların gevşekliğine bağlamak yararsızdır. Bu bir Türk oyunudur. Hükûmet üyelerinin kendileri de sorumluluktan kurtulamazlar... ” Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular, biz de vurduk. Ziya Gökalp (17 Mayıs 1919’da “Ermeni Kırımı”ndan yargılandığı mahkemede söylediği söz...) Canlı bir tek Türk bırakmayacaklardı Dr. Reşit Bey, İttihat Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Mithat Bleda’ya “suçu” nun ne olduğunu ve neden böyle bir “suç” işlediğini şöyle anlatır: “Hekim olmam bana milliyetimi unutturamazdı. Reşit, elbette bir doktordu ve doktorluğun gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını ayarlamak zorundaydı. Ne var ki Doktor Reşit, her şeyden önce dünyaya bir Türk olarak gelmişti. Milliyetim her şeyden önce gelir, Diyarbakır’da bulunduğum süre içinde o bölgedeki Ermenilerin dışarıdan ve içeriden nasıl yardım gördüklerini ve kendilerine nasıl vaatlerde bulunarak zehirlendiklerini, aldıkları yardımlar ile nasıl ferah içinde yaşadıklarını, bütün bunların sonucu memlekete karşı korkunç duygularla beslenip, vatanımızın hayatına kast ettiklerini benim gibi yakından görüp tetkik etme imkanını ve fırsatını bulmuş olsaydınız bugün burada bana böyle tavizlerde bulunmazdınız. ORDUYU YOK EDECEK CEPHANELERİ VARDI Doğudaki Ermeniler aleyhimize öylesine kışkırtılıyorlar ki şayet onlar yerlerine bırakılmış olsalardı çevremizde canlı olarak tek Türk bulmak ve bir tek Müslüman’ın yaşadığını görmek imkansız olacaktı. Diyarbakır’da bulunduğum zaman süresinde bunların sicillerini inceledim, yaşantılarını takip ettim, düşüncelerini öğrendim, evlerinde yaptırdığım araştırmalar, gayeleri hakkında bana kesin kararlar verme imkanını bahşetti. Bazı evlerde ele geçirdiğim silah ve cephane koca bir orduyu yok edecek sayı ve vasıflarda idi. Korkunç ve müthiş bir teşkilatları var ve yalnız bulundukları bölgede değil, memleketin dört bir yanına uzanan kolları ile bu teşkilat serbest bırakıldığı takdirde çok geçmeden Anadolu da Türk’ü mumla aramamız gerekecekti. Yani anlayacağınız, bizleri meşru müdafaa için harekete sevk eden onlardır.”

Pazartesi, Nisan 16, 2012

ERMENİ MEZALİMİ -5-

Türkiye’deki İngiliz Gestaposu gibiydiler

İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold Malta’ya sürgüne gönderilecek kişilerle ilgili olarak bilgi toplanmasında başlıca kanalın Ermeni Patrikhanesi olduğunu söylemişti. Devrin emperyalistlerinin Osmanlı işgaline “meşruiyet” kazandıracak biçimde düzenlenen Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. İngilizler İstanbul’a ayak basar basmaz ilk iş “mütarekenin uygulanması” için uygun ortamı hazırlamaya girişti. Nitekim Malta sürgünlerine yüklenen suçlardan biri de bu, yani “Mütarekenin uygulanmasına karşı çıkmak” idi. Vatanı savunmaya kalkışmak suç kapsamına girmişti. Kilikya boşaltılır ve orada bir Ermeni tampon bölgesi oluşturulurken, Anadolu pay edilirken, “dur” demesi muhtemel kişiler etkisizleştirilecekti. Türklerin “yenildiklerini” anlayıp, seslerini kesmeleri için “ibret” lik hadiseler gerekliydi.Kaymakam Kemal Bey’in idamı bunlardan biriydi. Ancak işler hiç de hesaplandığı gibi gitmedi. Bir Tıbbiye öğrencisinin, Kaymakam Kemal Bey’in mezarı başındaki “Felâketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız” sözleri Londra’da paniğe neden oldu. ALLAH’TAN SONRA İNGİLTERE! Padişah Vahdettin, 10 Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiserliğine ilettiği mesaja bakılırsa “Her zaman İngiliz taraftarı olmuştu ve Yüksek Komiserliğin bir işaretine göre harekete hazırdı...” Amiral Webb’in Londra’ya aktardığına göre 9 Mart 1919 günü Damat Ferit de “Kendisinin ve efendisi padişahın Allah’tan sonra İngiltere’ye umut bağladıkları yolundaki güvencesini birçok kez tekrarlamıştı. Ermeni kırımından sorumlu olan kişilerin yakalanacaklarına ve cezalandırılacaklarına söz vermişti...” ( 11 Mart 1919 günü Webb’in Londra’ya bildirdiği üzere “av” başladı.) Ermeni Patrikhanesi’nin ihbarcıları sayesinde vatan uğruna direneceği belli olan kimseleri Bekirağa Bölüğü’ne tıkmak, idamlarını sağlamak zor değildi. Ama ya sonra? Kemal Bey’in cenazesinde Beyazıt Meydanı’nı dolduran on binler; korkacak gibi değildi. Bir İngiliz Dışişleri görevlisinin “...bu idamı, İttihat ve Terakki Komitesi kendisine bir sermaye yaptı, idamlar devam ederse yine sermaye yapacak... Tutuklu suçluları Türkiye dışına sürmek bizim lehimize olabilir... Sadrazam cezalandırmaktan pek fazla korkmuşsa suçluları bize teslim etmekten memnun olabilir” sözleri sürgünlerin işaret fişeğiydi... FİŞLEME TEKNİKLERİ Nihayetinde “Mondros Mütarekesi hükümlerine karşı gelmek”, “İngiliz savaş esirlerine kötü muamele”, “Ermenilere karşı katliam suçları”nı işledikleri bahanesiyle aralarında sadrazamlık, şeyhülislamlık, genelkurmay başkanlığı, ordu komutanlığı, nazırlık, mebusluk yapmış olanların da bulunduğu 150’ye yakın toplum önderi Malta’ya sürgün edildi Ermeni Patrikhanesi’nin sürgünlerdeki rolünü bizzat İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold itiraf etti: “Bilgi toplanmasında başlıca kanal Ermeni Patrikhanesiydi.” Patrikhane’nin “100 Suçlu Türk” raporu dönemin ünlü fişlemelerindendi. Amiral Calthorpe, Bilal Şimşir’in Malta Sürgünleri’nde “Türkiye içinde bir çeşit İngiliz Gestaposu gibidir” dediği İngiliz Yüksek Komiserliği Ermeni-Rum Şubesi’nin çalışma tekniklerini şöyle özetlemişti: “Ermeni Rum Şubesi iki çeşit fiş tutar: Kişi fişleri, olay fişleri. Kişi fişlerinde 600-700 “suçlu” Türk’ün adları bulunmaktadır. Kişilerle ilgili ihbarlar, bilgiler bu fişlere işlenir. Olay fişlerinde, suç olayının yeri, buna karışanların adları bulunur. Bütün bilgiler İstanbul’da Ermeni Haberleri Bürosundan ya da İstanbul dışındaki Ermenilerden toplanır. Şubenin kendisi, seyrek durumlarda mahkeme önünde tanıklık edebilir. Ama mahkemelere kimlerin tanıklık edebileceklerini gösterir. Şube, “suçlu” kişilerle ilgili fişlerinin sayısını çok arttırabilir.” Bu doğrultuda hazırlanan iddianameler akıllara zarardı. Sait Halim Paşa “...altı vilayette Ermeni tehlikesine dikkati çekmek ve broşür yayımlamak”la suçlanıyordu! Kanıt kendisini ziyaret eden Ermeni Patriğine söylediği şu sözlerdi: “Siz Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğundan sizi ayırmaları için İtilaf devletlerine yanaştınız. Olaylar bunun sonucudur.” Mithat Şükrü (Bleda) “Talat, Enver Paşalarla, Bahattin Şakir ve Dr. Nazım Beylerin arkadaşı olarak, onlarla birlikte İttihat ve Terakki’nin bütün kötülüklerinin sorumluluğunu paylaştığı... Kibar ve ölçülü görünüşü altında İttihatçıların Panturanist idealinin teşvikçisi olduğu... Balkan savaşından sonra bütün nefretini Ermenilere çevirdiği” için suçluydu! Nitekim 28 Nisan 1919 günü Osmanlı Sıkıyönetim mahkemesinin açılış celsesinde “Ermenilere karşı işlenmiş cinayetlerin sorumluları” arasında yer aldı. SUÇLARINI BİLMİYORLAR İddianameler gibi dönemin yazışmaları da bugünle örtüşüyordu. Malta Valisi Mareşal Plumer Londra Konferansı’ndan hemen önce Londra’ya gönderdiği mektupta bakın ne diyordu: “Halen burada 115 tutsak var. Bunların çoğu yüksek sosyal sınıflardan olan kimselerdir. Kimileri iki yıla yakındır, kimileri de bir yıl ile birkaç aydan beri tutukludur. Bu tutsaklar suçlarını bilmiyorlar!.. Türkiye’de karşı partilerce, Rumlar ve Ermenilerce, siyasal ve kişisel nedenlerle sık sık bu gibi suçlamalar (iftiralar) görüldüğünü belirtiyorlar. Kendilerinin bugünkü durumlarına, Türkiye’deki İngiliz makamlarının hizmetinde bulunan Ermenilerle Rumların sebep olduklarını ekliyorlar... Türkler aleyhinde delil yok “Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Malta’da tutuklu Türklerle ilgili olarak çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Ermenistan’da yapılan zulümlerle ilgili Amerikan Konsolosları raporlarını incelemesine müsaade edildi. Üzülerek arz edeyimk ki belgelerin içinde, Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur.” Sir A.Geddes - İngiltere’nin Washington Büyükelçisi
¾